<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011</id><updated>2012-02-08T17:56:25.776-08:00</updated><category term='Alice'/><category term='Ronnie O&apos;Sullivan'/><category term='Edebiyat Danışmanlığı'/><category term='Tim Burton'/><category term='Melville'/><category term='Doğan Kitap'/><category term='Asal Sayıların Yalnızlığı'/><category term='Cervantes'/><category term='Thomas Bernhard'/><category term='Robbe-Grillet'/><category term='İtalyan Edebiyatı'/><category term='Jerome Lindon'/><category term='Stendal'/><category term='Alice Harikalar Diyarında'/><category term='Dostoyevski'/><category term='Yaratıcı Yazarlık'/><category term='Dünyanın En iyi Aşk Romanları'/><category term='Henry James'/><category term='Dünyanın En İyi Romanları'/><category term='Paolo Giordano'/><category term='Snooker'/><category term='Yazar Koçluğu'/><category term='Gunter Grass'/><category term='Edebiyat Koçluğu'/><category term='Şapkacı'/><category term='Faulkner'/><category term='Samuel Beckett'/><title type='text'>Edebiyat Yazıları</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>41</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-1459171307587155982</id><published>2012-02-08T16:55:00.000-08:00</published><updated>2012-02-08T17:56:25.841-08:00</updated><title type='text'>Peter Adolphsen</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-aYNDaOuDlHA/TzMi8hPqrKI/AAAAAAAAAdk/kipTmfEi3tk/s1600/photo%25281%2529.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-aYNDaOuDlHA/TzMi8hPqrKI/AAAAAAAAAdk/kipTmfEi3tk/s200/photo%25281%2529.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5706943575920127138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Peter Adolphsen, The Brummstein&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-1459171307587155982?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/1459171307587155982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=1459171307587155982' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1459171307587155982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1459171307587155982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2012/02/peter-adolphsen.html' title='Peter Adolphsen'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-aYNDaOuDlHA/TzMi8hPqrKI/AAAAAAAAAdk/kipTmfEi3tk/s72-c/photo%25281%2529.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-6206672729454452533</id><published>2011-11-08T17:35:00.001-08:00</published><updated>2011-11-08T17:35:40.431-08:00</updated><title type='text'>Balkanlar’da bir bilinmez.</title><content type='html'>Edebiyat yapıtlarını ele alırken, tıpkı sanatın diğer mecralarında olduğu gibi coğrafyanın, dilin, kültürlerin, yapıtın beslendiği köklerin başat etkisini de değerlendirmek gerekiyor. Hele hele bu yapıtlar yakın çevremizden, hatta derin kültürel bağlarımız olan Balkanlar'dan doğuyorsa. Şaşırtıcı olan, bu topraklarda üretmiş olan  yazarların, düşün insanlarının ve siyasetçilerinin siyasi yönü ne olursa olsun yoğun kültürel ortama yaptıkları katkılar ve toplumun kitlesel gücüne karşın zamanın ruhunun ötesinden bireysel karşı çıkışlarıyla alternatif sesleri dile getirebilmeleri. Başta Osmanlı İmparatorluğu’na karşı verilen bağımsızlık mücadelesiyle gelişen ulus olma bilinci, hemen ardından dikta rejimleri tarafından yıllarca süren kıstırılmışlık, kuşkusuz Balkan halklarının yakın geçmişimizde yaşadığı parçalanmanın ya da başka bir deyişle ayrışmanın boyutlarını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bugün en azından yakın çevremdeki arkadaşlarımın hiçbiri kendini Yugoslav olarak tanımlamıyor. Onlar artık Bosnalılar, Sırplar, Hırvatlar. Birkaç yıl önce gerçekleştirdiğim bir orta Avrupa gezisinde bu ayrışmanın boyutlarını bizzat gözlemleme şansım olmuştu. Gerçekten de ulus olamamanın, kendi tarihinden yoksun bırakılmanın ne demek olduğunu bütün çıplaklığıyla görebileceğiniz bir coğrafya Balkanlar. Terk edilmiş evler, girilemeyen mahalleler ve insanların hâlâ kapı komşusundan tedirgin olması durumu. Milan Kundera’nın deyişiyle “Orta Avrupa. Peki nedir bu? Rusya ve Almanya gibi iki büyük güç arasında yer alan küçük ulusların tamamı. Batının doğu sınırı. Orta Avrupa sınırlarının kalıcı ve doğru olarak çizilmesinin imkansız olduğu gerçek mi? Elbette! Bu uluslar kendi kaderlerinin, ne de kendi sınırlarının hâkimi olabildiler. Hiçbir zaman tarihin öznesi olamadılar, hep nesnesi oldular.” Kundera’nın da dile getirdiği gibi bu topraklarda doğmuş olan yazarlar kendilerini küçük uluslar olarak tanımladılar ve kendi ülkelerinde değil, büyük ulusların topraklarında bilinir kılındılar. &lt;br /&gt;Romanya’da bir kaza&lt;br /&gt;Bu ayki yazımdaRomen yazar Mihail Sebastian’ın (1907-45) TheAccident (Kaza) adlı romanını ele almak istiyorum.  Romanın yazıldığı dönem olan otuzlardaki sanatsal ve sosyal yaşam, Romanya’nın belki Türkiye’den bile karmaşık olan demografik yapısı: Rusça, Romence, Fransızca, Almanca ve İngilizce konuşulan bir ülke ve yükselen ırkçılığın belirginleşen ayak izleri. Dönemin başat figürlerine baktığımızda, Romanya’nın içinde bulunduğu bu karmaşanın tam ortasında görüyoruz Sebastian’ı. Bir yanda düşünsel hamiliğini yapan Noe Ionescu’nun bir anda faşizmi destekler hale gelen söylemleri, diğer yanda Sebastian’ın hayatı boyunca yüzleşmek zorunda kalacağı Yahudi kökleri ve yaşamını kabusa çevirecek olan İkinci Dünya Savaşı. Giderek yükselen Yahudi düşmanlığı, geleceği belirsiz bir Romanya ve yalnızlaştırılan bir sanatçı olarak Sebastian. Bütün bunlara karşın yazdığı romana önsöz yazması için Ionescu'dan ricada bulunur Sebastian. Onun romanına vereceği destek kuşkusuz sanat ortamındaki yerini pekiştirecektir. Ama işler Sebastian'ın düşündüğü gibi olmaz. Bu isteği kabul eden Ionescu Sebastian'ın beklediği gibi bir yazı kaleme almaz. Hatta yazdığı önsöz düpedüz Yahudi karşıtlığı göndermeler içeren ve Sebastian'ın yazarlığını sorgulayan eleştirilerle yüklüdür. Ama Sebastian romanı için yazılan bu kötücül yazıya dokunmayacak ve bir başka yazıyla Ionescu’ya yanıt verecektir:&lt;br /&gt;“Romanya’da doğdum ve ben bir Yahudi’yim. Bu beni bir Yahudi ve Romanyalı yapıyor. Kendime Romanyalı ve Yahudi kimliğimi  kanıtlamam için konferanslara katılmam gerektiği söyleniyor. Bu, bir ağacın kendinin ağaç olduğunu kanıtlaması için benzer bir konferansa katılmasını gerektiğini söylemek kadar çılgınca. Aslında yanıt sorunun içinde gizli. O kişi gitsin ve o ağaca bir ağaç olmadığını anlatsın.”&lt;br /&gt;Sebastian bu gerilimli ortamın ötesinde, yönelimlerinin peşinden kararlı biçimde ilerlemeye devam eder. Gazeteler için eleştiriler, oyunlar kaleme alır ve peş peşe romanlar yazar. Kaza, 1934’te yayımlandığında, Almanya’da henüz iktidara gelmiş olan Hitler’in, yükselen Yahudi düşmanlığının ve Sebastian gibi yüzlerce sanatçının ve bilim adamının hissettiği baskılar romandaki yerini alacaktır. Romanın kahramanları da sözünü ettiğim sanatsal ortamın gölgesinde kalan genç insanlardır. Paul ve Nora. Her ikisi de karmaşık ilişkilerinden tam olarak sıyrılamamışken bir kaza sonucunda tanışırlar. Nora, ilişkisinin yükünü üzerinden atmış ve Paul'e yaklaşma çabasındadır. Paul ise, hala zihninde Anna ile yeniden birlikte olmanın hayallerini kurmaktadır. Oysa genç ressam Anna, yakaladığı sanatsal başarının girdabına kapılıp çoktan Paul'den uzaklaşmıştır. Yetenekli ressam, kısa sürede Bükreş’in vazgeçilmez ressamlarından birine, Paul’se onu yalnızca gölgesinin izinden giden, umutsuz bir aşığa dönüşmüştür. İşte tam da bu anda Nora ortaya çıkıyor. Kendinden emin, tutarlı ve olgun yaşamı onun bakış açısını berraklaştırıyor ve Paul’un içindeki saflığı görmesini sağlıyor. İkisi de zamanla birbirlerine yaklaşırken, karmaşık geçmişleri, özellikle Paul için, onları bir yandan tehdit ediyor ve kaçınılmaz olarak bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu yolculuk bir anlamda Romanya aristokrasisinin kalbine yapılan bir yolculuğa dönüşüyor. Hem birbirleri için hem de konuk oldukları mülkün sahiplerinin yaşamlarının bambaşka yönlerini öğreniyorlar. Birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşan ve giderek birbirlerine ait olacakları bir dünyayı karla kaplı bir dağda buluyorlar.&lt;br /&gt;Geçmişin hayaletleri de peşlerini bırakmıyor. Paul’un zihnine sinen Anna’nın görüntüsü kimi zaman onun peşinden gitmeye zorluyor Paul’u. Hatta birkaç kez bunu yapıyor da. Ama kabul etmesi gereken şey şu oluyor. Gerçeğin sorgulanabilir olduğu bir evrende huzursuz ruhunun bütünüyle dinginleşmeye ihtiyacı var; yoksa nefes almak olanaksız. Kuşkusuz bu aydınlanma anı bu, bu yönüyle Paul, tıpkı Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanının kahramanı HansCastrop’u anımsatıyor bize. Kendi gerçeğiyle dağ yaşamı, kentin dehlizlerinden ve karanlık tarafından çok daha berrak görüntüler sunuyor insana. Ve elbette bütün bu söylem zenginliğinin yanında Sebastian’ın bir yazar olarak bakış açısının yani romanı ele alış biçiminin eşsizliği de her sayfada kendini gösteriyor. Yetmiş yıl önce yazılan bu roman, kimi zaman Proust etkisi altında olsa da, kendine özgü bir modernliği barındırıyor. Sanki 2000’lerde yazılmış bir Fransız romanı okuyor gibi hissediyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaza, şaşırtıcı derecede ilerici bir roman ve modern insanın ruh dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Bunun yanında edebiyat yapıtlarının zamanın ruhunu nasıl taşıdıklarına ve hala pek çoğumuz için sisler altında bulunan Romanya üzerine yazılmış kusursuz bir örnek oluşturuyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-6206672729454452533?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/6206672729454452533/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=6206672729454452533' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6206672729454452533'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6206672729454452533'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2011/11/balkanlarda-bir-bilinmez.html' title='Balkanlar’da bir bilinmez.'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-6948898064139186808</id><published>2011-09-20T02:29:00.000-07:00</published><updated>2011-09-20T02:34:51.609-07:00</updated><title type='text'>İntihar: Bir Karar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-j6f9qMPXM6M/TnheNrm76wI/AAAAAAAAAZY/B-kibzk4MhE/s1600/edouard-leve.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 154px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-j6f9qMPXM6M/TnheNrm76wI/AAAAAAAAAZY/B-kibzk4MhE/s200/edouard-leve.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654372921301003010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız yazar Edouard Leve’nin Suicide (İntihar) adlı yapıtını elime alır almaz, edebiyata merak salan herkesin bir şekilde bulup okuyacağı ve etkilenmenin kaçınılmaz olduğu Albert Camus’nün Sisiphos Söylemi adlı düşünsel kitabı geldi aklıma. Camus, yayınlandığı dönemde çok tartışılmış Yabancı adlı romanının düşünsel arka planını bu kitapla açıklama gayreti içindeydi. Yabancı’nın vurdumduymaz, aldırışsız karakteri Mersault’un bir cinayetle sonuçlanan ve ölüme mahkum edilişini anlattığı kısa ama etkili romanı, kısa sürede kült romanlar seviyesine yükselince, bizzat Camus, Sartre gibi önce filozof olan romancılarının endişelerini gidermek için Sisiphos Söylemi’ni yazmıştı. Bilindiği gibi mitolojik bir kahraman olan Sisiphos, tanrıların kendisine verdiği ceza gereği, kocaman bir kayayı bir dağın zirvesine çıkarmak zorundaydı. Ama onun trajedisi sonsuza kadar sürecek olan bir döngü hikayesinde gizliydi. Kaya asla o dağın zirvesine itilemezdi, çünkü son anda Sisiphos’un gücü tükenir ve silbaştan yararsız eylem yinelenirdi. Yabancı 1942’de tam da İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli yıllarında yazılmış ve yayımlanmıştı. Savaşın korkunçluğunu ve Naziler tarafından kısa sürede işgal edilecek olan Paris sokaklarındaki tuhaf, tekinsiz bir hikayenin kahramanıydı Mersault. Bütün umutların tükendiğini, insancıllığın yok edildiği ve nefretin, ırkçılığın giderek yükselen değerlere dönüştüğü bir anti-ütopya yaşanıyordu sanki. Tıpkı Sisiphos’unki gibi bütün eylemlerin anlamsızlaştığı, bütün çabaların sonuçsuz kaldığı, iyimserliğin bütünüyle tüketildiği bir dünyayı soluyordu Mersault. Peki tüm insanlığın durumunu metaforlaştıran bu hikayede insanın önceden belirlenmiş eylemleri ve o eylemlerin sonuçsuzluğunun  ortaya çıkardığı şeyi Camus, intihar olarak adlandırıyordu. İnsanın özgürce yapabileceği tek eylemdi intihar. Gerçekten de böyle miydi? İnsan, çevrelendiği sosyal koşullardan, ailevi, toplumsal ve dinsel bağlardan ancak kendini öldürerek mi kurtulabilirdi. Ama o zaman da, Camus’nün savunduğu anlamda özgürce alınan bu biricik eylem de başka koşullara bağlanmış oluyor ve saflığını yitiriyordu. Yani insanın aldığı özkıyım kararının olasılıkla yanlış bir karar olabileceği gerçeği ortaya çıkıyordu.&lt;br /&gt;İki Büyük Yazar&lt;br /&gt;İntihar kavramını düşünürken kitapta bizimle paylaşılmayan Edouard Leve’nin hayatını merak eder hale gelmiştim. Wikipedia’da karşılaştığım kısa hayat hikayesi, kitabı gözümde daha da ilginç hale getirdi. Leve, kitabı tamamlayıp yayımcısına teslim ettikten on gün sonra intihar etmişti. Gerçi kitapta anlatılan hikaye Leve’nin kendini öldürüşü değil, yıllar önce tanıştığı bir arkadaşının kendisini yirmi beş yaşında öldürmesinin ve bu olayın nedenlerini araştıran bir metne dönüşmüştü. Leve sanki bize, intiharın eşiğine gelmenin, hatta bu kararı almanın satır aralarını açıklamak istiyor gibiydi. Duygusallaşan, hatta şiire yaklaşan diliyle kahramanın bütün suçsuzluğu betimlenmeye çalışılıyordu. Karşı kıyıda ise dünyanın katı gerçekleri vardı. Tıpkı Hamlet’in annesine dediği gibi görünenin değil, olanın asıl gerçek olduğu ve hep görünen tarafından gizlendiği düşüncesi romanın temel izleğiydi. Mutlu bir aile görüntüsünün altındaki temel huzursuzluk, başarılı bir iş yaşamının altında, büyük bir ruhani boşluk ve hep bir arayışın peşinde olmanın getirdiği Sisiphosvari bir boşuna çaba. Yazarlar, müzisyenler, sinemacılar, aydınlar ve daha yüzbinlerce insan intiharın eşiğindeyken, hatta bunu gerçekleştirmişken, onları bu düşünceyle yüzleştiren gerçek nedeni biraz daha sorgulamamız gerektiğini düşündüm. Sanırım Stefan Zweig ve Wirginia Woolf’un intiharları, bu olguyu anlamamıza yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;1881’de Avusturya’da doğan ve 1942’de Brezilya’da eşiyle birlikte bir otel odasında intihar eden Zweig, döneminin en ünlü yazarlarından biriydi. Hatta o kadar ünlüydü ki, tüm Amerika kıtasında ve Avrupa’da kitapları büyük yankı uyandırıyordu. İnsan ruhunun derinlerine inen gözlemleri, bastırılmış olan güdülerin açığa çıktığı küçük anları kavrayışıyla, çağının temsilciliğini yapıyordu kuşkusuz. Üslubunu belirleyen etkenlerin başında Freud’la olan dostluğunun da büyük etkisi vardı. Ancak zamanın ruhu Zweig’in bir yazar olarak tedirginliğini daha da artırıyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndaki pasif tavrı ve Hitler Almanya’sındaki korkutucu dengesizlik, onun da bir anlamda sürgüne çıkmasında etkili olacaktı. Savaş patlak vermeden hemen önce, biraz olsun barışçıl bir ortam bulma umuduyla İngiltere’ye gitti. Ama pek yakında Almanların hayaletlerinin Londra üzerinde uçacaklarını hissetmişti. Derken Amerika yolculuğu geldi. Fakat huzursuz ruhu orada da rahat değildi, çünkü Amerika’da da savaş bütün gündemi işgal etmişti. En sonunda Brezilya’da huzuru bulacağını düşünüyordu. Fakat umutsuzluk ve günbegün artan karamsar hava, onu yaşamaktan alıkoyacak olan sonu hazırlamıştı. Eşi Charlotte Elisabeth Altmann’la birlikte intihar ettiğinde son yazdığı cümle, “Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeğe kendimi mecbur hissediyorum: bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya'ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim dilimin konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu,” olmuştu.&lt;br /&gt;Virginia Woolf, Zweig’tan bir yıl sonra doğmuş ve bir yıl önce intihar etmişti. Romanlarında açığa çıkan karmaşık dünyaya karşın, özellikle mektuplarında ve denemelerinde işaret ettiği gerçek,  Kadın, yüzyıllar boyunca süren bir aşağılanmanın odağında olmuş, her zaman bir erk tarafından tanımlanan, güçsüz, iradesiz ve insanla kıyas kabul etmeyecek derecede ilkel bir yaratıktır. “Gerçekten de böyle miydi,” diye düşünmeye başlar Woolf. George Sand’ı bir erkek adını kullanmaya iten ya da Colette’i kocasının gölgesinde bırakan hep bu baskı mıdır? Biraz tiyatro metinlerini ve romanları, biraz da tarihsel kaynakları kurcalamak yeterlidir bunun yanıtını vermek için. Bu kısa ve yoğun metne asıl güzellik katan şey, yazarın kendinden yola çıkması, kendi algısını dolaysızca ortaya koyması ve bir anlamda bu serüvenin kahramanına dönüşmesidir. Okumalarının ve yazdıklarının üzerine yeniden düşünürken, kadının özgürleşmesi için gerekli olan iki şeyi keşfeder: Para ve kendine ait bir oda. Bu ikisinden yoksun bırakılmış bir kadın asla özgürleşemeyecek ve çağının tanıklığını yapamayacaktır. Tıpkı çocuk bakıcılığı, yaşlılara kitap okuma ve Londra’daki gazeteler için ıvır zıvır haber toplama gibi yeteneğini ve özgürlüğünü kısıtlayan işler yaparken hissettiği gibi. Bu acı verici yaşam, Hindistan’da ölen halasından kalan mirasla ansızın değişir. Bundan böyle çalışmadan geçinebilecek ve romanlarını yazabileceği bir eve-odaya sahip olabilecektir. Böylesi bir rahatlığa kavuşmuş olan kadınlar artık “kimi uyumlu deneme yazarlarını, hafif romancıları, master derecesi almış genç adamları, hiçbir derece almamış olanları, kadın olmamanın dışında hiçbir belirgin özellikleri olmayan erkekleri” aşıp kendileri üzerine yazabileceklerdir. Ama burada da bir sorun ortaya çıkar. Kadınlar tarih boyunca söylem sahnesinden yeteneksizlikleri ve zavallılıkları yüzünden mi uzak kalmışlardır, yoksa Madame Bovary, Lady Macbeth gibi kadın kahramanların ancak bir erkek tarafından yaratılabileceği savı doğru mudur?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-6948898064139186808?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/6948898064139186808/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=6948898064139186808' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6948898064139186808'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6948898064139186808'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2011/09/intihar-bir-karar.html' title='İntihar: Bir Karar'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-j6f9qMPXM6M/TnheNrm76wI/AAAAAAAAAZY/B-kibzk4MhE/s72-c/edouard-leve.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-7015155327675160722</id><published>2011-09-20T01:55:00.000-07:00</published><updated>2011-09-20T01:59:01.329-07:00</updated><title type='text'>Başyapıtlar Sorunu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/--HmW_1Dv68o/TnhVz1bD6FI/AAAAAAAAAZQ/3UBjEq8v-dI/s1600/italo-calvino.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 125px;" src="http://1.bp.blogspot.com/--HmW_1Dv68o/TnhVz1bD6FI/AAAAAAAAAZQ/3UBjEq8v-dI/s200/italo-calvino.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654363681165928530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-UBymOkDT-Bo/TnhVsOWryAI/AAAAAAAAAZI/aBWRF6cB8MM/s1600/Umberto_Eco.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 167px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-UBymOkDT-Bo/TnhVsOWryAI/AAAAAAAAAZI/aBWRF6cB8MM/s200/Umberto_Eco.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654363550419503106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Gülün Adı ve Focuault Sarkacı gibi romanlarıyla edebiyat severlerin yakından tanıdığı bir isim olan Umberto Eco’nun peşine düşüp yapıtlarının izini sürmeye başladığımızda şaşırtıcı bir evrenle karşılaşırız. Çünkü Eco yalnızca iyi bir romancı değil, aynı zamanda dil bilimci, edebiyat kuramcısı, bir estetik uzmanı, ortaçağ sanatları, teoloji ve incil konusunda eşi bulunmaz bir araştırmacı, üniversite profesörü, sinema eleştirmeni, gündelik yaşamın estetiği üzerine sayısız deneme yazmış bir filozoftur ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz çok yönlülüğe sahip bir Rönesans insanıdır. Yapıtları arasında kuracağımız köprülerde karşımıza çıkan kusursuz bir bellek ve insanlık tarihini enine boyuna kuşatmış bir zihin olacaktır. Hep şunu düşündürür Eco: ‘Nasıl oluyor da gündelik yaşamın akışına, hızına karşın bunca şeyi okumaya zaman bulabilir insan.’ Kısacık bir denemesinde ya da oylumlu kuramsal kitaplarında bile aynı yoğunluğu görürüz. Onlarca yapıtın adının geçtiği ve okurda onlara karşı da bir okuma güdüsü uyandıran iştah açıcı yazılardır bunlar.  Ama hiç şüphe duymadığımız bu edebi güçten, geçen ay sosyal medya kanalları aracılığıyla bütün edebiyat dünyasının ilgisini çeken bir açıklama geldi ve okurlar bir çeşit hayal kırıklığı yaşadı. Çünkü Eco, bir çok başyapıtı okumadığını yıllar sonra itiraf ediyor ve insanı asıl bu okunmayan kitapların belirlediğini söylüyordu.&lt;br /&gt;Eco’ya göre dünyadaki kitapların sayısı, onları okumak için harcadığımız saatlerden çok daha fazla olduğunu söylerken, ‘hangi birimiz tam olarak İncil’i okuduk, yani baştan sona, Savaş ve Barış’ı kaçımız bitirebildik? Peki Mahabharata?’ diye sürdürür sözlerini.&lt;br /&gt;Eco’nun sıcak itirafı, yaşam boyu karşı karşıya olduğumuz bir kültür mirasının taşınmasının öyle pek de kolay bir yük olmadığı gerçeğini açığa çıkarır. Antik metinlerden ortaçağa; Dante, Boccaccio, Petrarca’dan Shakespeare ve Milton’a; Balzac, Flaubert, Dickens’tan modern dönemin okunması zor yapıtlarına yüzbinlerce kitap kendi öneminden hiçbir şey yitirmeden okunmayı beklemektedir. Ne kitap listeleri, ne dostlarımızın yaptığı okuma önerileri ne de bir eleştirmenin ısrarlı savunusu bu kitapları okumak için yeterli bir neden oluşturmaz bizde. Derinlere kök salmış ve birbirine bağlanan kanallarla yaşamaya, yükselmeye devam eden dev bir ağacı andırır kitapların mirası. Ona sahip olmak içinse güçlü bir sabır, irade ve ruhumuzu ışıldatacak bir arzuyla dolu olmamız gerekir. Bazen küçük bir kitapla başlar her şey, bazen iç karartıcı koca bir romanla. Bizi belirleyen, kişiliğimize yön veren ve hatta seçtiğimiz cümlelerden bakışlarımıza kadar işleyen derin etki böylece oluşur.&lt;br /&gt;Yalnızca özdeşleşeceğimiz karakterler değil, kimi zaman en acımasız olanlara karşı da yakınlık duyarız. Bazen o karakterin sözcüklerini kendimizinkilerin içine katarız. Sonsuza kadar belleğimizin bir köşesinde taşıyacağımız, kimi zaman sığınacağımız kimi zamansa nefretle anımsayacağımız dünyaları barındırır. Defalarca yeniden başladığımız, hep yarım bıraktığımız, okumak için gün saydığımız ve hatta okumak için belli bir yaşı beklediğimiz kitaplar vardır söz gelimi. Bazen iki kere, üç kere okuruz ama her okuyuşta yeni bir şey fark ederiz. Coşkumuzu dostlarımızla paylaşmak isteriz, ama onlarda aynı etkiyi bırakmadığında hayal kırıklığına uğrarız. Bir kitabı bitirmenin mutluluğunu yaşarız bazen. Vapurda, bir yolculukta, evde son cümleyi okuyup kitabı kapattığımızda ruhumuz bir kez daha ışıldar mutlaka. İşte bu yüzden bütün önemli kitapları okuma girişimi boşuna bir uğraştır, dahası gerçekçi değildir. Ruhumuza dokunan ve bizi özel kılan kitaplarla geçirilen bir yaşamdır önemli olan, ne kadar çok okuduğumuz değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumanın Hazzı&lt;br /&gt;Yazımı yine çok sevdiğim bir İtalyan yazar olan ve Eco’nun çağdaşı İtalio Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı kitabından bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Kuşkusuz, kitaplarla olan ilişkimizi anlatan en güzel metinlerden biri.&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;‘dükkanın vitrininde aradığın kitabın başlığını taşıyan kapağı buldu gözlerin. bu gözizini sürerek güç bela ilerledi dükkanda, masaların, rafların üzerinden sana kaş çatıp gözdağı vermeye çalışan okumadığın kitapların oluşturduğu kalın barikatı geçtin. ama bu huşu duygusuna asla pabuç bırakmaman gerektiğini biliyorsun, onların içinde okumana gerek olmayan kitapların, okumak için değil başka amaçlar için yazılmış kitaplar sınıfına girdikleri için kapağını bile kaldırmadan okuduğun kitapların kimbilir kaç evlek tuttuğunu biliyorsun. böylece surların en dış duvarını geçtin ama o zaman da bir taneden fazla hayatın olsaydı kesinlikle okuyacağın ama ne yazık ki günlerin sayılı olduğu için okuyamayacağın kitapların piyadeleri saldırdı üzerine. hızlı bir manevrayla onlardan sıyırttın ama daha önce okunması gereken öteki kitaplar olmasaydı okumaya niyetlendiğin kitapların, şimdi çok pahalı olan ve ucuzlamasını bekleyeceğin kitapların, gene öyle olup da ucuz baskısının çıkmasını bekleyeceğin kitapların, herkesin okuyup da senin de okumuş kadar olduğun kitapların, mızraklı erlerinin içine dalarsın. bu saldırıyı savuşturup kalenin kulelerinin dibine gelirsin, oraları da başka birlikler tutmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıllardır okumayı düşündüğün kitaplar,&lt;br /&gt;yıllardır arayıp da bulamadığın kitaplar,&lt;br /&gt;şu an üzerinde çalıştığın şeyle ilgili kitaplar,&lt;br /&gt;gerektiğinde elinin altında olsun diye sahip olmak istediğin kitaplar,&lt;br /&gt;belki de bu yaz okumak için bir kenara ayırabileceğin kitaplar,&lt;br /&gt;raflarındaki öteki kitapların tamamlayıcısı olarak gereksindiğin kitaplar,&lt;br /&gt;sende birden, haklı bir nedeni kolayca bulunamayacak açıklanması olanaksız bir merak uyandıran kitaplar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;raflar ne kadar üstüne üstüne gelse de, kitabevine girdiğin anda hepsine birden sahip olmak istersin yine de; belki de sırf kitaplığında durmaları için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;okumayı şiddetle istediğin; fakat dili ağır olduğu ya da tam olarak anlamadığın için yarısında bıraktığın, bırakmak zorunda olduğun kitaplar,&lt;br /&gt;gerçekten istediğini sandığın ama kapağını açıp ilk sayfayı okuduktan sonra aradığının o olmadığını anladığın kitaplar,&lt;br /&gt;eğer yeterli zamanın olsa bir kaç kez daha okumayı isteyeceğin kitaplar,&lt;br /&gt;ve sanırım en can acıtanı da bitmesin diye yavaş yavaş, korka korka okuduğun kitaplar...&lt;br /&gt;ama biterler yine de...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-7015155327675160722?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/7015155327675160722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=7015155327675160722' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7015155327675160722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7015155327675160722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2011/09/basyaptlar-sorunu.html' title='Başyapıtlar Sorunu'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--HmW_1Dv68o/TnhVz1bD6FI/AAAAAAAAAZQ/3UBjEq8v-dI/s72-c/italo-calvino.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-8689190766651276993</id><published>2010-05-21T13:57:00.001-07:00</published><updated>2010-05-21T13:59:08.292-07:00</updated><title type='text'>yerçekimi-roman</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S_bz2OT21xI/AAAAAAAAAXA/SHHXcVwV3_E/s1600/30320_10150168033340234_811360233_12434273_6137042_n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 128px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S_bz2OT21xI/AAAAAAAAAXA/SHHXcVwV3_E/s200/30320_10150168033340234_811360233_12434273_6137042_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5473830509995284242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-8689190766651276993?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/8689190766651276993/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=8689190766651276993' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/8689190766651276993'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/8689190766651276993'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/05/yercekimi-roman.html' title='yerçekimi-roman'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S_bz2OT21xI/AAAAAAAAAXA/SHHXcVwV3_E/s72-c/30320_10150168033340234_811360233_12434273_6137042_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5750951540498540777</id><published>2010-05-14T04:50:00.001-07:00</published><updated>2010-05-14T05:02:01.926-07:00</updated><title type='text'>Günter Grass ve Angaje Olmak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S-061k6WgoI/AAAAAAAAAWY/stVgV2E2WQI/s1600/Picture+1.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 164px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S-061k6WgoI/AAAAAAAAAWY/stVgV2E2WQI/s200/Picture+1.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5471093814440919682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisan ayı edebiyat dünyamız için oldukça hareketliydi. Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu tarafından finanse edilen "Kültür Köprüleri" programı çerçevesinde Alman Yazar Günter Grass ve Yaşar Kemal bir araya geldiler.  Çeşitli etkinliklerde okurlarla buluştular ve soruları dinlediler, yanıtlar verdiler. Belki bir yıl önce, uçları yontulmuş bütün silahlarımı kuşanıp, bu toplantıya giderdim, diye düşündüm. Ama şimdi buna cesaretim yok. Orada olmak istemiyorum. Orada bulunmak zor iş. Onun yerine, televizyondan ya da gazeteden gördüklerimle yetiniyorum. Zaten her şeyi gayet açıkça özetliyorlar. Kendi düşüncelerimi pekiştirmek ya da karşı çıkmak için o ortama ihtiyacım yok. Buradan, uzaktan izleyerek de bunu yapabiliyorum. Günter Grass ve Yaşar Kemal’in buluşması nedense beni yadırgatıyor. Ama bu durum Grass’ın gençlik hatalarının farkına varılmasından kaynaklanan bir hayal kırıklığına dayanmıyor. Benim derdim, romanların ötesine, önüne geçen bir şeylerle. Birbirini asla anlayamayacak iki yazar. Yaşar Kemal’in Grass’ı anlama şansı bulunmuyor. Bunun tersi de söz konusu. Yapıtları karşılaştırılamaz. Ve tabii Yaşar Kemal’in ısrarla “biz angaje yazarlarız” söylemi, anlamından bütünüyle sıyrılmış bir karşı söyleme dönüşüyor. Oysa altmışların sonunda ve sonrasında büyük bir hakaretti bu. Genç Alman yazar Peter Handke özellikle savaş sonrası yazarlarının hepsini angaje olmakla suçlarken şunu kastediyordu: Savaşa angaye olmak, savaşın acılarından beslenen bir edebiyat yapmak bütünüyle alçakçadır. Bununla da yetinmemiş, refah toplumunun ideal yazarı olmayı reddetmişti. Yazar, fildişi kuleye kapanmalı, toplumun ona direttiği bütün yükümlülüklerden korunmalıydı. Angaje olma kavramı sivil olmanın tam karşısında yer alıyordu. Dolayısıyla varolan iktidarın ne şekilde olursa olsun yanında olmak sivil olmanın dışındaydı. Bu düşünceler kafamda evrilirken, yayıncı bir arkadaşım arıyor ve benden Günter Grass’a sorulmak üzere beş soru yazmamı istiyor. O kadar acelesi var ki, hemen işleri bırakıp Grass üzerine beş soru hazırlamalıyım. Kendisiyle gerçekleştirilecek olan bir söyleşide bu sorulara ihtiyaç var. Oturuyorum ve yazıyorum. Soruların yerlerini değiştiriyorum. Teneke Trampet’i aklımda tutup, Soğanı Soyarken’i ön plana alıyorum. Yaklaşık on dakikada hazırlıyorum soruları. İçime siniyorlar.&lt;br /&gt;1. Yazarlık kariyerinizin doruk noktası olduğunu düşündüğüm için “Teneke Trampet”le başlamak istiyorum. Sizce Oscar kahramanı üzerinden yarattığınız “çağ parodisi,” günümüzde bir başka gerçeklik üzerine uygulanabilir mi?&lt;br /&gt;Sizin gerçekliğinizin Nazi Almanya’sı olduğu varsayımıyla, şimdi, post modern zamanların anlatılabilir bir destanı var mı ya da yazılabilir mi?&lt;br /&gt;2. Alman yazarları arasındaki en önemli meseleyi “angaje olma,” kavramıyla açıklayabilir miyiz? Burada yaptığınız konuşmalarda da dile getirildi. Tam olarak nasıl bir angajmandan söz ediyorsunuz. Handke’nin Grup 47’ye yönettiği eleştiriler bağlamında, refah toplumumun bir parçası olarak yazar angaje olan yazardı. İktidara bağlanmak, ideolojilere bağlanmak ya da toplum değerlerine bağlanmakla angaje olmak arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?&lt;br /&gt;3. Soğanı Soymak adlı otobiyografik yapıtınızda sözünü ettiğiniz dünya, biz okurlar için yeterince estetize edilmişti. Yaşam alanınızın her parçası ne kadar şiddet içerse de okurun, sizin gerçekliğinize ulaşması önemliydi. Sorum şu: Açıkladığınız gerçek, Nazi Gençlik Üyesi” olma gerçeğinizle yüzleşme anına nasıl ulaştınız. Yıllar boyu saklı kalmış bu gerçeğin ortaya çıkması nasıl oldu. Yoksa hala bir kurmaca gibi mi görmeliyiz.&lt;br /&gt;4. Nobel aldınız ve bu süreç tüm dünya okurları tarafından saygıyla karşılandı, kimsenin bir şüphesi yoktu, ama Soğan Soyarken’den sonra tüm dünyanın tepkisi, özellikle sadık okurlarınızın tepkisi nasıl oldu, size hayal kırıklıklarını yansıttılar mı?&lt;br /&gt;5. Günümüz edebiyatında ödüllendirilen bir eğilim var. Özellikle sormak istiyorum. Zadie Smith, Anajet van der Zijl, Hari Kunzru gibi genç, üçüncü kuşak sömürge yazarlarının, Avrupa’nın sömürgelerde yaptıkları katliamlara anlattıkları romanlara, Avrupa’nın yeni yüzleşme aracı gözüyle bakılabilir mi?&lt;br /&gt;Soruların sorulup sorulmadığını bilmiyorum, ama en çok merak ettiğim şey yazarlık kariyerinde altmışıncı yılını bitirmiş bir yazarın, genç kuşak yazarlar üzerine neler düşündüğü. Kendimi de onlardan biri saydığım için belki. Meselelerimiz, edebiyata bakış açımız ve giderek uzaklaştığımız dünyanın ağır gerçekleri. Kuşak farkı olarak bakılabilir mi buna, bilmiyorum. Ve algımı bir başka Alman yazara, ama Doğu kökenli olana çeviriyorum: Monika Maron.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S-07Qfvqw5I/AAAAAAAAAWg/Xa9Y_SCKiBs/s1600/Picture+2.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 170px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S-07Qfvqw5I/AAAAAAAAAWg/Xa9Y_SCKiBs/s200/Picture+2.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5471094276910400402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Animal Triste&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nisan ayında düzenlenen Goethe Enstitüsü’nün, “Kültür Köprüleri” programı çerçevesinde; Avrupa Komisyonu tarafından finanse edilen, Türkiye’nin 24 kentini ve 8 Avrupa ülkesini kapsayan “Avrupa Edebiyatı Türkiye’de – Türk Edebiyatı Avrupa’da” (European Literature Goes to Turkey – Turkish Literature Goes to Europe) adlı geniş kapsamlı bir etkinlik daha düzenlendi. Bu festivalin konuklarından biri de 1941 Berlin doğumlu yazar Monika Maron’du. &lt;br /&gt;Alef Yayınları yazarın en önemli romanların biri olarak gösterilen Animal Triste’yi bu buluşmalardan yetiştirmişti. Romandaki anlatıcının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Almanya’da başlayan hikayesi, Duvar’ın yıkılışına ve sonrasına dek sürüyordu. Bir kadın neredeyse doksan, seksen ya da yetmiş yaşında olabilecek bir zihin, tarihin asla kesinlenemeyecek olması üzerine anılarını bizimle paylaşıyor. Eski aşkı  Franz ile kurduğu ilişki, çalıştığı Berlin Doğa Bilimleri Müzesi ve çok sevdiği dinazor Brachiosaurus arasında sürekli anımsanan, unutulan bir hikaye bu. Asla kesinlenmesi olası değil. Doğu’nun Batı’yla olan yakın-uzaklığı, aşk, yaşam üzerine bir anılar denizi.&lt;br /&gt;Monika Maron gerçekten edebiyat severleri şaşırtıcı bir biçemle yazıyor. Dili, sık sık düşünce evrenine uğruyor ve olaylar, durumlar eşliğinde silik bir yaşam portresi çiziliyor. Anlatıcının zihninde, anılarında ne varsa, olduğu gibi değil de, hatırlandığı gibi okurun karşısına çıkması, bu küçük romanı eşsiz kılıyor. Son olarak romandan bir alıntı yapmak istiyorum. Zihnin pırıltısı bizi mutlu kılsın diye:&lt;br /&gt;“Aşk da dinazorlar gibidir, bütün dünya onların ölümünü düşünerek oyalanır: Tristan ile İsolde, Romeo ve Juliette, Anna Karenina, Penthesilea, her zaman yalnızca ölüm, her zaman olanaksız olana duyulan bu şehvet. İnsanların, iddia ettikleri gibi, aşka yeteneksiz olduklarına inanamıyorum. Gençlik aşkı yaşamamış, zamanını bilemeyecek kadar erkenden ölüm korkusuyla aşklarını haykırmış mutsuz ruhlar tarafından buna inandırılıyorlar.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5750951540498540777?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5750951540498540777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5750951540498540777' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5750951540498540777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5750951540498540777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/05/gunter-grass-ve-angaje-olmak.html' title='Günter Grass ve Angaje Olmak'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S-061k6WgoI/AAAAAAAAAWY/stVgV2E2WQI/s72-c/Picture+1.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5490207203547309140</id><published>2010-04-07T00:53:00.000-07:00</published><updated>2010-04-07T01:00:42.712-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şapkacı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alice'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tim Burton'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alice Harikalar Diyarında'/><title type='text'>Hikayenin Parçası Olmak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w6X32uimI/AAAAAAAAAVU/aX5ctnpkXPs/s1600/33355.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 143px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w6X32uimI/AAAAAAAAAVU/aX5ctnpkXPs/s200/33355.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457301030271093346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alice bir eylemler bütünüdür. Var olduğu dünya ve yeni dünya arasında kalmış bir ruhtur. Alice'in henüz küçük bir kızken başardığı ve alt benliğine ittiği masalsı öğeler, şimdide yaşamın katı kurallarıyla yüzleşmesi gerektiğinde karşısına bir hayat zorunluluğu olarak çıkar. Dünya tarafından kuşatılmış olduğumuz gerçeğine karşın, insanın temelde yalnız oluşu Alice'in dünyasının asıl anlamıdır. Alice ilk kez bir hayat gerçeği karşısındadır. Babasının ölümü, onu, teyzelerine ve kız kardeşine yaklaştırmak yerine usta bir gözlemci yapmıştır. Gözlemlemek için uzakta olmak ve yalnız kalmak gerekir. Büyük bir parti yapılır ve Alice müstakbel kocasını ve geride kalan herkesi bırakarak partiden uzaklaşır. Tavşanın peşinden gitmesi gerektiğini hatırlar. Çünkü henüz bir çocukken, bu yolla keşfettiği Harikalar Diyarı'nda yeniden varolacaktır. Ama önce sorgulanır. Gerçekten bu dünyaya ait midir? Bir zamanlar bir düş görebilmiş olan kız Alice midir? Başlangıçta bunun kendisi de farkında değildir, ama bütün emareler onu işaret eder. Dahası Harikalar Dünyası'nın bütün kahramanları onun, bekledikleri Alice olmasını isterler. Beklenilen kahraman doğal olarak, Harikalar Diyarı'ndaki halka müjdelenmiştir. Öyleyse bir an önce işe koyulmak gerekir. Alice'in temelde zihninde sorguladığı yaşadığı şeyin bir rüya olduğunu ve kendisinin dilediğinde bu rüyadan uyanabileceği gerçeğidir. Oysa Alice için Harikalar Diyarı, yaşamındaki pekçok sorunu halletmesi ve kendisi olması için bir zorunluluktur. Antik ya da ilkel toplumlardaki erginleme törenlerine benzer bir hikaye gelişmektedir. Bu toplumlarda ormana götürülen bir çocuk, kendi başına bırakılarak, bazı aşamalardan geçmesi ve bunu tek başına gerçekleştirmesi gerekmektedir. Alice'in durumu tam olarak budur. Önce ormandaki yaşam koşullarının farkına varmalı, ardından engelleri bir bir aşmalıdır. Ancak kişinin kendi hikayesinin kahramanı olması yeterli değildir, varolan fantastik dünyadaki kahramanlarla da işbirliği yapması gerekir. Kimin dost, kimin düşman olduğu anlaşılıncaya kadar, her şeyin sorgulandığı bir dünya panoraması önümüzde açılır. Alice değişimini tamamlaması ve mutlaka geri dönmesi gerekir. Alice'in geri dönüşünün sonuçları da masal dünyasına değil, gerçek dünyaya yönelik olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk edebiyatın fantastik tarafında kalan hikayelerde olmazsa olmaz bir zorunluluktur bu. Çocuk, fantastik ya da masalsı bir dünyaya gittikten sonra mutlaka geri dönmek zorundadır. Döndüğünde, yaşamdaki sorunu ile ilgili bir karar vermiş olmalıdır. Alice için de bu gerçekleşmiş olur. Önce partide kendisini bekleyenlere ve müstakbel kocasına bir yanıt verir, ardından babasının işlerine devam etme kararı alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki masalda ne olmaktadır? Harikalar Diyarı'nda ne olmuştur? Alice beklenilen kahraman olarak, kendisine düşen görevi yerine getirebilmiştir. Ama duygu dolu bu yolculuğun belki de en kırılgan anı, bir kılıçla sonlandırılan ve mutlu bir sona evrilen sürecidir. Herkes için eşit oranda bir mutluluk beklemek anlamsızdır. Kupa Kraliçe'si sürgüne gönderilirken, kardeşi yeniden, içindeki iyilik sayesinde iktidarı ele geçirir. Şapkacı, kendi dünyasının bilinmezliklerinde Alice'e bir yer açmışken, Alice peşinden getirdiği yaşamı Şapkacı'nın hayallerinin önüne koyacağı bir duvara dönüştürür. Alışveriş bitmiş gibidir. Harikalar Diyarı yeniden mutluluk içinde olacaktır, bunun karşılığında Alice, gerçek yaşamdaki mutluluğunu kazanır. Rol yapmalar, kimlik değiştirmeler, kötücül düşünceler ve karamsarlık bitmiştir. Köpek ailesine kavuşmuş, bilge tırtıl artık bir kelebek olmuştur. Yaşam döngüsü masallar için de yaşam için de aynı biçimde işlemiş ve yeni bir başlangıç yapılmıştır. Baharın gelmesine benzer bir durumdur bu, bir çeşit Dionysoss Ayini gibi, her şey dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanlar, yan kahramanlar, kendi kendisine örtünen yaratıklar, kendi ışıkları kadar var olanlar, yaramaz ve uslular, herkes için bir pay vardır. Belki de masallar dünyasının en güzel tarafıdır bu: ustaca ve adilce bölüştürülmüş bir mutluluk herkesi kaplar. Mutluluktan pay almak için, önce herkesin kendini ortaya koyması ve hikayede yer alması gerekir. Hikayenin en önemsiz kahramanlarının bile Alice'in başarısında etkisi vardır. İkizlerin şaşkınlığı, Mart Tavşaşı'nın siniri ve Tarla Faresi'nin uykuculuğu, bir golf topuna dönüşen kirpinin sabrı bu hikayenin bir parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alice&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir masala sahip olmak, o masalın kahramanı olmayı gerektirir. Bu da hikayenin bir parçası olmak demektir. Bazen bir Ağaç kovuğu ya da bir çukur, insanın çılgın kalabalıktan uzaklaşması için harika bir hediyeye dönüşebilir.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w7PHIPOVI/AAAAAAAAAVs/rRcp_dIolJI/s1600/tim-burtons-alice-in-wonderland-new-pictures-3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 158px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w7PHIPOVI/AAAAAAAAAVs/rRcp_dIolJI/s200/tim-burtons-alice-in-wonderland-new-pictures-3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457301979263875410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mad Hatter&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şapkacı’nın çılgın bir romantik olması şaşırtmamalı bizi. Çünkü yüzlerce kafa için ölçüler almış, biçilmiş kaftanlar yaratmıştır. Bu yüzden ölçüsüz ve duygusaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Red Queen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötülük her zaman şeytani duygulardan ya da sinsice bir dünya anlayışından kaynaklanmaz. Bazen koca bir alıklık, insanı bir kandırılma çukuruna tepetaklak yuvarlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;White Queen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyazlık ve saflığı fark etmek için ancak küçük bir dokunuş gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w6iz5OekI/AAAAAAAAAVc/fmVAHKj6nn8/s1600/090622-05-tim_burton-alice_in_wonderland.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 126px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w6iz5OekI/AAAAAAAAAVc/fmVAHKj6nn8/s200/090622-05-tim_burton-alice_in_wonderland.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457301218186394178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tweedledee / Tweedledum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkizler en eski hikayelerde bile karşımıza çıkarlar. Birbirlerinden farklı, ama birbirleri için vardırlar.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w66H0y5zI/AAAAAAAAAVk/-KY0TFNc6aY/s1600/SNN2537A-682_853019a.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 118px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w66H0y5zI/AAAAAAAAAVk/-KY0TFNc6aY/s200/SNN2537A-682_853019a.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457301618673510194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Cheshire Cat &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kedinin dünyasını anlamak boşuna bir uğraştır, hele kedinin kendisi sonunda toz duman olmayı öğrenmişse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;White Rabbit&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeye geç kalan ve hiç zamanı olmayan bir tavşan, nasıl bir farkındalık yarabilir üzerimizde? İnsanın kendini fark etmesi için, kendisinin farkında olmayan bir tavşana ihtiyacı olması ne garip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blue Caterpillar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi Tırtıl keyiflidir yavaşken, tadını çıkarır dünyanın, acele etmeden,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüştüğünde bir kelebeğe, bu kez kıpır kıpırdır, çünkü kendine kattığı güzellikleri bir an önce göstermelidir, dünyaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıdan Giriş-Büyüme ve Küçülme:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçüğüzdür ve yaşamı deniz seviyesinden görürüz. Nesnelerin perspektifi kaybolmuştur. Hayat başa çıkılamaz gibi görünür. Ama çocukların dünyasında her zaman bir B planı vardır. Fantastiğe açılan bir kapıdır bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı metaforu ikili bir anlam taşır. Dünyanın tüm ikiliklerini en iyi anlatan bir metafordur. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, gece ve gündüz. Kapılar açılır, hayat başlar, kapılar kapanır ve hayat biter. Ama bazen hayata açılan kapının ötekine açıldığı da olur. Tekinsizdir. Bir kapı ya açık durmalıdır ya da kapalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçe: Bahçede güller açmıştır. Yaşam bize arasına davet eder. Tehlikeleri de barındırır, ama düşseldir, yolları çatallanmadan önce ya da şöyle diyelim, kendi patikamızı oluşturmadan hala ona ait değilizdir, onun dışındayızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ejderha:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Figürler, karşıt figürler, düşüncelere açılan eylemler. Alice’in kılıcı, mutlak bir kesinlikle ejderhanın boynuna inmelidir, ama akacak olan kan değildir, ejderhanın ölümü mutluluğun önündeki bir engeldir. Böylesi bir yazgı, ancak ölmeye adanmış bir yaşamı çağırır. Ejderha ölmelidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5490207203547309140?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5490207203547309140/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5490207203547309140' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5490207203547309140'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5490207203547309140'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/04/hikayenin-parcas-olmak.html' title='Hikayenin Parçası Olmak'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7w6X32uimI/AAAAAAAAAVU/aX5ctnpkXPs/s72-c/33355.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-2101363715596828597</id><published>2010-04-06T23:11:00.000-07:00</published><updated>2010-04-06T23:17:54.547-07:00</updated><title type='text'>3 Tekinsiz</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7wjUepyQyI/AAAAAAAAAVM/30gSkO1jqbU/s1600/323960_2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 138px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7wjUepyQyI/AAAAAAAAAVM/30gSkO1jqbU/s200/323960_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457275683198878498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G.K. Chesterton yaşadığı  dönemin bütün özelliklerini taşıyan bir yazardır. Onu çağdaşlarına bağlayan köprüler bir yana, bütünüyle onlardan ayıran tünellerden, gizli geçitlerden ve patikalardan da söz etmek gerekir. Yapıtları düşünüldüğünde, edebiyatı etkisi altına alan doğalcı, gerçekçi, avangart yönelimlerin yanı sıra; dinden, gizemcilikten, patolojiden, mistisizmden, anarşizme kadar pekçok etkenin de düşüncelerinde hüküm sürdükleri görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Don Kişot'un Dönüşü edebiyatın uzağında siyasi eğilimlerin kuşattığı bir eylemler bütünüyle çevrelenmiştir. Bir yanda aristokrasinin eğlence araçları, diğer yanda işçilerin sendikalaşma süreçleri ana tema olarak romanda kendi savunucularıyla yer alırken, tüm bu gerçek dünyaya karşı bir kahraman, kütüphaneci, kendini kral yerine koyarak, her şeyin ötesinde, sorgulanamaz bir deli kimliğiyle karşı-gerçekçi mantığa bürünür. Çağının bütün değerlerini alt-üst eden Don Kişot'tan da daha iyi bir metafor olamaz Chestorton için, çünkü yıkıcıdır ve ideal olanla gerçek olan arasında gidip gelen, bir dışavurumlar bütünüdür. Bu yapı bütün ciddiyetiyle dünyayı kuşatmış olan bürokrasinin, aristokrasinin kolayca yıkımına ve belki de karikatürize edilmesine olanak sağlar. Siyaset, din, politika ilişkisi, aslında G.K. Chesterton'un bütün romanlarına, öykülerine sinen bir ifadenin sonucudur. Başyapıtı Bay Perşembe Londralı bir anarşist örgütün ele geçirilmesi üzerine kurulu, kusursuz bir kurgu barındırırken, kahramanları zihin egzersizleri sırasında gerçekleştirdikleri performanslarla varoluşlarının asıl amacına doğrudan hizmet ederler. İnsan kendi olarak, ötekiyle birlikte var olması için mutlak bir bilinci zihninde taşımalıdır. Bu farkındalık, ki roman kahramanlarının gece gündüz uyanık kalması gibi bir duruma işaret eder bu, okuru şaşırtan kurgu sıçramalarını ve dahası kahramanların roman içinde serbest dolaşımlarına izin verir. Ama romanın güçlü politik boyutu, bu kusursuzluğun sessiz tutkalı gibi arka planda yer alır. Chesterton’ın romanı Don Kişot’un Dönüşü’nde bu kez işçi sınıfı fantastiğine dönüşmekte gecikmez. Başkasının yerine geçme, başkası olma, kendi eğitimini tamamlama ve sonunda kimliğin reddi meselesi, Avrupa romanının başat temalarından biridir. Yirminci yüzyılın Don Kişot’u da kazara bir oyunda görev almış, ihtiyar bir kütüphaneciden başkası değildir. Bu kez kütüphaneci giysilerini çıkarmayı reddedip, rolünde kalmayı, kral olmayı tercih edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chesterton’un siyasi konulardaki hakimiyeti ve söylemlerin farkındalığı hemen göze çarpmaktadır. Çağının edebiyat ortamının en didişken adamlarından biridir. Bernhard Shaw ve H.G. Wells’le girdiği polemikler bir yana, koyu Katolik tavrını da romanlarına sürüklemekten çekinmez. Yazarın düşünsel zenginliğinden ve derinliğinden kaynaklanan ve okurun keşfedeceği bir bakış açısıdır bu. Sanayi devrimi ve sonrasında, işçi sınıfı ve iktidar arasında, düşünsel bir temele oturmuş olan sendikaların, haklılıklarını dillendirebilecekleri bir ortam yaratılmış olur. Patronlar, iktidar sahipleri ve sanatçıların çoğu zaman onaylayıcı oldukları söylemlerin karşısında güçlü bir figür olarak dururlar, ancak her iki taraf için de kendi özbilinçlerini anlamalarında bir ara yüzey gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7wi06VyMVI/AAAAAAAAAU8/D2geC-hgRZ8/s1600/322710_2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 138px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7wi06VyMVI/AAAAAAAAAU8/D2geC-hgRZ8/s200/322710_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457275140875366738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;J.K. Huysman'ın Orada adlı romanı, bir serüvenin yazısını değil de, bir yazının serüvenini okumaktan hoşlanan okurlar için biçilmiş kaftan. Ana temayı Durthal adındaki yazarın, bir Ortaçağ anti-kahramanı olan Gilles de Rais'in hayatından yola çıkarak gerçekleştirdiği zihinsel bir dışavurum olarak niteleyebiliriz. Durthal ve arkadaşı Des Hermes arasında geçen diyaloglar boyunca, yirminci yüzyılın bütün değerlerinin sorgulanması ve edebiyat ortamının özellikle, Doğalcılık açısından kesin bir eleştirisini barındırıyor. Bu diyaloglarda ve Durthal'ın düşüncelerinde gerçekleşen ve daha çok zihninde evrilen roman ve hayat düşüncesi, pekçok okurun yazınsal bilgisini tartmasına ve yeni bir bakış açısı edinmesine yol açıyor. Çünkü roman içinde roman öğesi bir adım daha ileri götürülerek hikayenin yazarı olan Durthal'ın yazdığı romanla, yaşadığı çağ arasında kurduğu bağlantıları açığa çıkarmasına ve belki de görünen her şeyi yeniden sorgulamasına neden oluyor. Böylesi bir yöntem dönemin satanizm, gotik öğeler, celseler gibi geçmişten gelen bir geleneğin parçası olarak yinelenmesi olarak algılansa da, Durthal için yıkıcı olan, yazdığı romanla yüzleşmesi olarak gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huysmans, VII. Charles tarafından Orleans Bakiresi'nin muhafızı olarak seçilen Gilles de Rais'in karakterini anlatırken, onun çok geçmeden bir caniye dönüşüp, çocuk katili olmasını Jeanne d'Arc'ın göstermiş olduğu mucizenin tanığı olmasına bağlıyor. Eğer Mişima ya da Julian Gracq gibi yazarları seviyorsanız, çağının tedirginliğini geçmişin arketiplerinde bulma düşüncesinin baş tacı edildiği bu romanı da seveceksiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7wi9d76ooI/AAAAAAAAAVE/IO40zvbJ9s0/s1600/322712_2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 138px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7wi9d76ooI/AAAAAAAAAVE/IO40zvbJ9s0/s200/322712_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457275287869497986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim derdi ki, yolculuk etmek insanın doğasına aykırıdır? Stefan Grabinski yirminci yüzyılın hemen başında bu düşüncelerle Hareket İblisi'ni yazdığında olasılıkla tedirginlikle karşılanmış ve ciddiye alınmamıştı. Oysa yarattığı tür ve tuhaf düşünceleriyle pekçok sanatçı için ilham kaynağı olacaktı. Roman Polanski onun Horror Style'ından etkilenirken, Stanislav Lem, distopya anlayışından esinlenecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grabinski'nin yüzyılın başındaki fütürist bir grubun sanayi devrimi ve makinelerin işleyişinden yola çıkarak oluşturdukları akıma bir tepki olarak yazdığı  hikayelerinde modernitenin araçlarına şiddetle karşı çıkar görünür. Bir tren, tıpkı bir Ortaçağ hayaleti gibi yeniden insanın ruhuna işlemek için geri gelmiştir sanki. Cinler, periler, şeytanlar, moralitylerden hatırladığımız günahlar bir bir karşılığını bu yüzyılda yeniden bulurlar ve insanı hasta etmeye devam ederler. Eski dünyada cinlerle perilerle karşılaşan sıradan insan, şimdi gündelik hayatın garipliklerini trenlerle, uçaklarla karşılaşarak yaşar. Bütün bu karşılaşmalarda mistik bir boyut vardır. Şu alıntıya dikkatle bakalım: “Ancak yaşam becerisinin yapay yolla yükseltilmesinin sonradan sağlığına korkunç yansımaları oluyordu. Neredeyse her yolculuğunun bedelini hastalanarak ödüyordu. Bir anlık fizyolojik canlanmanın ardından, daha sert bir reaksiyon geliyordu. Buna rağmen Gocienba, trenle yolculuk etmeyi alışılmadık ölçüde seviyor ve çoğu zaman hareketle afyonlanabilmek için uyduruk yolculuk amaçları buluyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lehçe'den başarıyla çevrilen Hareket İblisi, şimdiden kütüphanemizin esrarengiz kitaplarının oluşturduğu sıranın başına yerleşeceği kesin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-2101363715596828597?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/2101363715596828597/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=2101363715596828597' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2101363715596828597'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2101363715596828597'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/04/3-tekinsiz.html' title='3 Tekinsiz'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S7wjUepyQyI/AAAAAAAAAVM/30gSkO1jqbU/s72-c/323960_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-1594198770828902944</id><published>2010-02-27T13:41:00.000-08:00</published><updated>2010-02-27T13:43:33.102-08:00</updated><title type='text'>Dünyanın Deniz Hali</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S4mRvGueQDI/AAAAAAAAAUo/QzwjZqaHk1Q/s1600-h/conrad.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 143px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S4mRvGueQDI/AAAAAAAAAUo/QzwjZqaHk1Q/s200/conrad.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5443041863099367474" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın Deniz Hali&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye anlatma sanatı denildiğinde, hiç kuşkusuz Conrad’ın eşsiz anlatıcıları aklımıza gelecektir. Tüm yaşamlarını denize adamış olan bu insanlar büyük bir serinkanlılıkla akılalmaz fırtınaları, sömürge kültürünün uzantılarını ve trajik olanın en ağır hallerini okurla paylaşırlar. Denizle kurdukları bağ o kadar güçlüdür ki, yaşam bütünüyle denizde başlar ve yine denizde sonlanır. Karada varolan hiçbir değerin önemi yoktur. Geride bırakılan eşler, çocuklar ve emeklilik uzak bir hayalden başka bir şey değildir. Karanlığın Yüreğinde olduğu gibi, sakin bir gecede, kıyıya demirlemiş bir teknenin güvertesindeki Marlowe, bize yazın tarihinin en tekinsiz öykülerinden birini anlatırken, Narcissus’un Zencisi’nde geminin ikinci kaptanı Mr. Baker üzerinden bir tahta parçasına, Narcissus’a tutunan tayfaların trajedileri canlandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Conrad’ın kahramanları, denizin onları esir alışlarına karşın, hikayeleriyle özgürlüklerinin yollarını ararlar. Karadan uzak olmak, geminin güvertesinde çıplak olmak ve geride bıkarakılmış olan yaşamın varlığı kendini ancak içe dönüş anlarında gösterir. Çoğunlukla mektuplar ya da seyir defterleri aracığıyla yapılır bu. Denizci ıssızlığın kendine koştuğu yalnızlığı bu sayfalarda bulur. Mektuplar yazar, notlar alır ve düşünceleri açığa çıkar. Mutlak bir içe dönüş söz konusudur. Dışarıdaki fırtına, geminin alabora olma tehlikesi ya da önü alınamayan bir bulaşıcı hastalık bu iç gerçekliğin önüne geçmek için yeterli güçte değildir. Ve bu durum, öbürlerinden saklanan bir gerçekken, okur şanslıdır: Conrad, kahramanlarıyla okuru baş başa bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Conrad, yalnız insanın romanını  yazar ve bu tutumu onu diğer gerçekçi edebiyat ustalarından ayırır. Sözgelimi, kendilerine yaşamın içinde olmanın getirdiği bütün zenginliklerden yararlanan James’in kahramanlarına benzemezler. Ayak bastıkları tahtaların çıtırtılarıyla, rüzgarla ve dalgalarla el şıkışmaya çalışan Marlowe’u, Falk’ı, Mr. Baker’ı, Mac Whirr’i farklı kılan, çevrelendikleri ilkellikle başa çıkma yöntemleridir. ‘Her şey yolunda,” diyebilmek için kaptanla başlayıp, makine dairesindeki çarkçıbaşından, dümenciye kadar kurulmuş olan bir hiyerarşinin kusursuz işleyişi yeterli olmaz. Rüzgarın hem dalgalara hem de yaşamları uzun, karanlık gecelerde geride bıraktıkları ve hep bir sonraki sefere erteledikleri hayalleri arasına sıkışıp kalmış olan tayfalara hayat vermesi gerekir. Metaforlara gereksinmezler, çünkü kendileri ıssızlığın ortasında birer metafora dönüşmüştür. Denizci mitleri, kulaktan kulağa yayılan güçlü ve saygı uyandıran diğer denizcilerin tuhaf hikayeleri, kadınlar yerine rüzgarlar, yaşamın avuntuları yerine kendi dünyalarına kapılmaları dünyalarının ayrılmaz parçalarıdır. Yalnızca denizcilerin duyabildiği sesler ve kendilerini gerçek anlamda benliklerine döndürecek olan bir boşlukla çevrelenmişlerdir ve konuştuklarında duyduğumuz ses, düşünceye aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Conrad’a asıl önemini veren, denizin üzerinden değişmekte olan dünyanın açık ve acımasız bir portresini olağanüstü bir öngörüyle çizebilmesindeki başarısıdır. Sömürge çağından, kapitalizme geçişte yaşanan büyük değişime karşın, bir ahlaki savunma geliştirir Conrad.  Gölge Hattı’ndaki temel konu onun bütün düşüncelerini anlatır niteliktedir. Yelkenli bir geminin tayfalarıyla birlikte, zorlu denizlerden geçerek geri getirilmesi gerekir.  Kaptanlık fırsatını hiç düşünmeden kabul eden ikinci kaptanımız, cesaret, birliktelik ve görev duygusunun bütün güçlerini donanarak gemisine çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Conrad’ın eleştirildiği ve gericilikle suçlandığı köle ticareti, ticaret acentaları, saygıyla sözü edilen gemi sahipleri konular bir yana, Edward Said’in işaret ettiği gibi, bundan yüz yıl önce yazdığı başyapıtı Nostromo’da kahramanı Charles Gould’a Yeni Dünya Düzeni’nin ilk cümlelerini söyletir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biraz durup bakalım. Elbet bir gün işin içine gireceğiz. Başka türlü yapamayız. Ama acelemiz yok. Tanrı’nın koca evrenindeki en büyük ülke için, zaman bile beklemek zorunda kaldı. Horn Burnu’ndan Surith Boğazı’na, hatta el atmaya değer bir şeyler ortaya çıkarsa Kuzey Kutbu’na kadar her konuda –sanayi, ticaret, hukuk, gazetecilik, sanat, politika, din- sözümüzü söyleyeceğiz. Sonra yeryüzünün kenar adalarıyla kıtalarını ele alacak zamanımız olacak. Dünya istesin ya da istemesin, biz dünyanın işlerini yürüteceğiz. Dünya başka türlü yapamaz: Sanrım, biz de.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç Deniz Öyküsü, sömürge çağından, kapitalizme geçişte yaşanan ikilemleri, dünyanın en ucunda yaşayan insanların gözünden aktarıyor ve Conrad’ın roman sanatına yaptığı katkıların ip uçlarını veriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-1594198770828902944?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/1594198770828902944/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=1594198770828902944' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1594198770828902944'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1594198770828902944'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/02/dunyann-deniz-hali.html' title='Dünyanın Deniz Hali'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S4mRvGueQDI/AAAAAAAAAUo/QzwjZqaHk1Q/s72-c/conrad.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-9018758702671007699</id><published>2010-02-24T10:52:00.000-08:00</published><updated>2010-02-24T11:03:29.098-08:00</updated><title type='text'>Epigraflar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S4V3dWpaBFI/AAAAAAAAAUg/C2AZ4KEh0Rw/s1600-h/Schopenhauer3-WWV+Ms.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 126px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S4V3dWpaBFI/AAAAAAAAAUg/C2AZ4KEh0Rw/s200/Schopenhauer3-WWV+Ms.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5441887070926275666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;005 için epigraflar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bisküvi gibi kırıldılar. Baş parmağı kanadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Kızıl kahve kaşlarının altındaki mavi gözlerinde, hemşehrilerinin merak ettikleri bu tip soruların cevapları yoktu, yani Hans Castrop, boş bir sayfaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Evet, çocuk tanrısal bir varlıktır: İnsanların bukalemun renklerine bulanmadan önce&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Güzelliğini düşünme, diyordum kendi kendime. Güzelliği seni mahveder. Düşünme. Ona bakma. Yokmuş gibi yap.Öteye bakmaya çalış. Ama ötede bir şey yok. Hiçbir şey yok. Onun kaprislerine, saçlarına bağlanma. Bağlanma, diyordum. Ama nasıl değişeceksin? Acaba değişebilir misin? İradenin sınırları, istediğin gibi olmanı engelleyen daracık sınırları yok mu? Onu sevebilmek için neleri feda ederdin? Ondan nefret edebilmek için, onunla hiç tanışmamış olmak için, onu temelli unutmak için neleri feda ederdin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Puertia: Kızlarda adet öncesi çocukluk dönemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Lehameau, içinde büyük ve kapkara boşluğa cesaretle bakmak üzere gözlerini yumdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Kıskançlık, tek yaratığı yoğun ışınlarla aydınlatma ve öbür erkekler yığınını mutlak bir karanlık içinde tutma gibi şaşırtıcı bir güce sahiptir. Bayan Klima’nın düşüncesi bu acılı ışınlarınkinden başka bir yön izleyemezdi ve kocası dünyasının tek erkeği olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Aslına bakılırsa, Bayan Abeqq üç yıl bir kitapla evli kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. İnsan birine vurulduğu zaman, o sırada sevmekte olduğu kişi ona yabancı gelmeye başlar. Ve ne gariptir ki yalnızca gerçek yaşamda herkes aldatılandan yanadır, oysa anlatı dünyasında herkes aldatan kişiyi tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Hepsi de kadın, diye düşündü. Erkeği olmayan kadınlar. Benim gibi. Rüyalarını gerçekleştirmeye söz veren her erkeğin kollarına atılmaya hazırlar. Bekçiymiş, taksi şoförüymüş, garsonmuş hiç fark etmez. Yeter ki bir an şöyleyken, bir an böyle olmamıza izin versinler. Kah kafasız kah cin fikirli; dilber gibiyken, sakil şekilli; genç bir taze, hep ihtiyar; küçük bir kızken, olgun bir kadın; hepsi birden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Ve işte her şey, bu karanlıkta başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. Dairede bir merkez uyuyordu, uyuyordu&lt;br /&gt;Bir o yana bir bu yana büyüyordu&lt;br /&gt;Merkez bana baksana&lt;br /&gt;Yakışmıyor bu sana&lt;br /&gt;Merkez kaç merkez kaç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. Yalan, herkesin gerçeğe bir şey eklemesiyle ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Emmi: Çünkü...çok mutluyum ve çok korkuyorum Salem: Korku yok. Korku iyi değildir. Korku kemirir ruhu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. Dostluk böyle bazen hassas kimliklere bürünür. Uçucu bir duygudur o, aşkın boğa güreşlerinden, bağırış çağırışlarından, sıvılarından, kıvılcımlarından binlerce fersah uzakta, ruhların sizli bizli konuştuğu, zaman ötesi sessiz ve ölçülü, iki kişilik bir danstır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. Herkes bunu kendisinde çözümlemeli...Gauss, Tanrı’ya inanıyordu, Kant da... sonuç olarak... kendi ölümünün anlamını anlamadan yaşlanan kişi, kötü insan olarak ölür... bilgili... ne kadar çalışmış ya da öğrenmiş olursa olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17. Bu öğleden sonra ay ve güneş karşı karşıya duruyorlardı. Ay, kırılmış bir kutsal ekmek parçasıydı sanki; güneş de bir annenin yanağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18. Oysa insanların Reşit’e güveni tamdı; çünkü o, anlattıklarının bütünüyle yalan ve kafadan atma olduğunu her zaman kabul ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. İnsanlar açlık çekmeden de tecrübeler edinebilirler. Hem, asıl açlık gerçeğe duyulan açlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. Aşkta suçlu yoktur, Annamaria. Yalnızca sevenler ve sevmeyenler vardır. Her zaman da böyle olacaktır. Diyelim ki, iki insan bir araya gelir de birbirlerini hayal ettikleri şekilde değil, oldukları gibi görürler... İşte o zaman birbirlerine söyleyecek hiçbir şeyleri, birbirlerine verecek hiçbir şeyleri olmaz. Bu karanlık, yazılı olmayan bir kanun gibidir. Seven bir insan sevmeyen bir insana rastlar hep. Biri her zaman diğerinden daha çok sever.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21.  Fakat en iyisini Düş bilir; Düş ise, tekrar söylüyorum, sorumlu taraftır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22. İnsan bir başkasını kendinden daha fazla sevemez. Kendini kurtarmayı beceremeyeni kimse kurtaramaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23. Piccolo é fragilo: Kırılgan Oğlan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24. Zevkle küçük bir deliğin, taksi koltuğunda açtığının içine kaydı. Bu delik rahat ve kavrayıcıydı, Marge gözleri kapalı bu deliğin içinde yok oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25. Tabldot edebiyat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26. Estetiğin bir plan dahilinde bütün bir esere yayıldığı nadir olarak görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27. Ama rengini belli etmekten kaçınan kişi ne yaptığını çok iyi bilir. Ve yadsımak da, ilişkinin altındaki toprağı en az ihanetin gösterişli türevleri kadar kaydırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28. İtalya’da 1969 yılında çıkan Şaka’sını aradım ama artık kitapçılarımızda aynen yumurta gibi, günlük olmayan bir kitabı bulabilmek imkansızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29. Yalnızdı; ölmüş olduğu için de yalnızlığın bile ötesindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30. Bir cesede baş başa söylemen gereken hiçbir şey olamaz, dedim ona.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31. Uyku yaman bir sihirbazdır, dengeleri altüst eder, uzaklık yakınlık diye bir şey bırakmaz, yan yana yatan insanları birbirinden ayırır, ayrı düşenleri bir araya getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;32. Fantasio: Bin bir gece masalları ne nefis şeydir! Spark, azizim Spark! Beni Çin’e götürebilseydin! Bir iki saat olsun derimden çıkabilseydim! Şu geçen adam olabilseydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;33. Ben iyi bir doktorum, tanı konusunda özel bir yeteneğim olduğundan değil, parmaklarımı kemiğe uygun çalıştırdığımdan. Sen çürümüş bir ressamsın, yeteneğin olmadığından değil, bizlerle birlikte ününü kazanmak için ellerinin ve dizlerinin üstüne çökemeyecek kadar kahrolası bir tembel ve kahrolası bir züppesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;34. ...bu tutku dolu bir edilgenliktir. Onu ortadan kaldıracak olursak tiyatro başka şeye dönüşür: törene. Trone Meydanı panayırına, toplu jimnastiğe, halk meclisine, davaya, herhangi başka bir şeye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;35. O Hand von Schnee/ Und doch so heiss/ O Blick so feurig/ und dennock Eis! Almanca anlıyorsunuz değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, anlıyordu. O yakıcı kardan eli, ateşli, ama buz gibi bakışı biliyordu. Beyaz güvercin ve kardan el: Biliyordu bunları Ürperti ve ateş: ateşten kırağı.&lt;br /&gt;36. Zira her kim ki korkunun ilk büyük kapısından artık geçmiştir, her kim ki uzanıp dinlemekle yetinmeyi bir yana bırakıp doğrulmuş ve yeni bir bilinmezin ön bahçesine adım atmıştır, onun sandalı artık yalnızca, rastlantıların ötesindeki bir evrende, içeri çekilmiş küreklerle, geçmişe, ne de geleceğe kulak kabartır; ne yaşamın, ne de ölümün sesini dinler; o bundan böyle bağışlanmış bir zamanda yaşamaktadır; rastlantılardan, hep arayışla dolu bir bekleyişin sabırsızlığından ve, sonrasız olarak, bilme tutkusunun sabırsızlığından kurtulmuştur;..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;37. Tam kadın haz duymak için aldatır. Öteki aldatmak için haz duyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;38. Önce dekorlar kartondandı, oyuncularsa gerçek. Şimdi dekorlar hiçbir kuşku yaratmıyor, oyuncularsa kartondan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;39. Ölümü yaklaştığında, daha sonra mezar taşına kazınan bu yazıtı kendisi yazdı.&lt;br /&gt;CESUR EYLEMLER&lt;br /&gt;VE ÜN İÇİN DOĞAN&lt;br /&gt;AYLAK VE YARARSIZ YAŞAYAN,&lt;br /&gt;ÜNSÜZ ÖLEN,&lt;br /&gt;AMA DOĞASINDAN VE&lt;br /&gt;YAZGISINDAN&lt;br /&gt;HABERSİZ OLMAYAN&lt;br /&gt;FILIPPO OTTONIERI’NIN&lt;br /&gt;KEMİKLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;40. Bir zamanlar... Bir kral varmış!, diyecek hemen minik okurlarım. Hayır, çocuklar, yanıldınız. Bir zamanlar bir tahta parçası varmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;41. Göz oyuklarına ölümlü iki karanlık oturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;42. Örneğin kralın, Marki tarafından aldatıldığı için ağladığı bir sahne var... oysa marki, kralı sırf kendini yoluna feda ettiği prensin hatırı için aldatmış anlıyor musun? Derken kralın ağladığı haberi kral dairesinden kabul odasına kadar ulaşıyor. ‘Ağlamış?’, ‘Kral ağlamış mı?..’ Bütün saray halkı ne yapacağını bilmez durumda, insanın içine işliyor bu haber, çünkü kral korkunç sert ve kararlı bir kral. Ama kralın ağladığı öylesine kesin ki; ben krala markiyle prensin ikisinden de daha çok acıyorum. Hep öylesine yalnız ve sevgisiz ki, tam birini bulduğunu sanırken, bu adam kalkıp ele veriyor onu...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43. RAB Musa’ya şöyle dedi: “Firavunun yanına git ve ona de ki, ‘RAB şöyle diyor: Halkımı salıver, bana tapsınlar. Eğer halkımı salıvermeyi reddedersen, bütün ülkeni kurbağalarla cezalandıracağım. Irmak kurbağalarla dolup taşacak. Kurbağalar çıkıp sarayına, yatak odana, yatağına, görevlilerinin ve halkının evlerine, fırınlarına, hamut teknelerine girecekler. Senin, halkının, bütün görevlilerinin üstüne sıçrayacaklar.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;44. Resimde bir kız, bir kertenkelenin nasıl güneşlendiğine bakıyor. Kız çok güzel. Pürüzsüz alnı, düzgün burnu, üstdudağındaki çukurla narin bir yüze sahip. Kestane rengi gözleri ve kestane rengi lüleleri var. Aslında resim, sadece kızın başından ibaret. Geriye kalan hiçbir şey o kadar önemli değil. Kertenkele, kaya ya da kumul, kumsal ve deniz öylesine orada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;45. Gerçeğin ipliğiyle örülmeye başlanan bir öykü, kurmacanın şişleriyle ne kadar da güzel bir hırka olur insana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;46. Sonra çocukla Allah arasında kurulan o gözyaşları köprülerini anımsadı. Gözleri doldu. Pencereden geceye, kırık fındıklı bisküviye benzeyen aya baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;47. Tanrılar ölümlülerin başına çorap örerler, gelecek kuşakların söyleyecek şarkısını söyleyecek bir şeyleri olsun diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;48. Her şey eninde sonunda kitap olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-9018758702671007699?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/9018758702671007699/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=9018758702671007699' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/9018758702671007699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/9018758702671007699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/02/epigraflar.html' title='Epigraflar'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S4V3dWpaBFI/AAAAAAAAAUg/C2AZ4KEh0Rw/s72-c/Schopenhauer3-WWV+Ms.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-2748380176813676472</id><published>2010-02-08T14:03:00.000-08:00</published><updated>2010-02-08T14:08:02.832-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dünyanın En iyi Aşk Romanları'/><title type='text'>Sevgililer Günü için Kitap Listesi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S3CLMCB37KI/AAAAAAAAAUY/uQAZEvtzCtg/s1600-h/ask+romani.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 154px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S3CLMCB37KI/AAAAAAAAAUY/uQAZEvtzCtg/s200/ask+romani.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435997789055610018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.Bernhard Schlink, Aşk Kaçışları&lt;br /&gt;2.Urs Widmer, Aşk Gecesi&lt;br /&gt;3.Hardy, Çılgın Kalabalıktan Uzak&lt;br /&gt;4.Strindberg, Açık Deniz Kıyısında&lt;br /&gt;5.Bernheim, Sustalı, O'nun Karısı&lt;br /&gt;6.Dörrie, Düşlerimdeki Erkek&lt;br /&gt;7.Kundera, Ayrılık Valsi&lt;br /&gt;8.Kirshenbaum, Tedirginliğin Kadını&lt;br /&gt;9.Marquez, Kolera Günlerinde Aşk&lt;br /&gt;10.Laclavetine, Mavi Sabahlar&lt;br /&gt;11.Roy, Küçük Şeylerin Tanrısı&lt;br /&gt;12.Fitzgerald, Great Gatsby&lt;br /&gt;13.Salinger, Esme için Sevgi ve Yoksunlukla (9 Öykü)&lt;br /&gt;14.Hamsun, Göçebe&lt;br /&gt;15.Highsmith, Derin Sular&lt;br /&gt;16.Parks, Europa&lt;br /&gt;17.James, Daisy Miller&lt;br /&gt;18.White, Voss&lt;br /&gt;19.Ayme, İğreti Surat&lt;br /&gt;20.Kawabata, Uykuda Sevilen Kızlar&lt;br /&gt;21.Baricco, İpek&lt;br /&gt;22.Mann, Seçilen&lt;br /&gt;23.Tanpınar, Huzur&lt;br /&gt;24.Zijl, Sonny Boy&lt;br /&gt;25.Edip Cansever, Cemal Süreya şiirleri&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-2748380176813676472?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/2748380176813676472/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=2748380176813676472' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2748380176813676472'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2748380176813676472'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/02/sevgililer-gunu-icin-kitap-listesi.html' title='Sevgililer Günü için Kitap Listesi'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S3CLMCB37KI/AAAAAAAAAUY/uQAZEvtzCtg/s72-c/ask+romani.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-8512305891670196053</id><published>2010-02-07T15:46:00.001-08:00</published><updated>2010-02-07T15:47:30.851-08:00</updated><title type='text'>Periferi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S29Q-p2mA7I/AAAAAAAAAUQ/hiyqxqbpCug/s1600-h/95282.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 127px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S29Q-p2mA7I/AAAAAAAAAUQ/hiyqxqbpCug/s200/95282.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435652312576426930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      İsviçreli yazar Peter Stamm, peş peşe yayımlanan iki kitabıyla, öykülerindeki temel izlekler gibi pek fark edilmeden edebiyat dünyamıza usulca sızıverdi. Stamm'ın yazınsal tutumuna edebiyat geleneği açısından değinmek, onun yeteneğini indirgemek olacağından, doğrudan ondaki kavrayış gücünü açımlamak yerinde bir davranış olacak. Çünkü karşımızda okurun alışık olduğu iletişim biçimlerini dışlayan, yer ve zaman ayrımı gözetmeden, her türden insanın gelip sahne alabildiği bir dünya kuran bir yazar var. Dünyanın çeşitliliği ve çok sesliliği içinde kendilerini kırılma anlarına ve yok oluşlara sürükleyen bu kahramanlar, yaşamda ayrıcalıksız yerlerini koruyorlar ve yalnızca kendilerine ayrılmış bu alanlarda nefes alıp veriyorlar. Sıra dışı değiller, idealize edilmemişler ve dört bir yandan esen rüzgarlara, alizelere maruz kalıyorlar. Stamm kamerasını bu dünya üzerinde gezdirirken ne trajedilere konuk ediyor bizi ne de katarsisler yaşatıyor. Peki her türlü duygu durumunu barındırıp, aktarımı duygular yoluyla değil de, durumlar aracılığıyla ileten Stamm'ın, okuru ısrarla merkeze doğru değil de, periferiye götüren tutumu nasıl açıklanabilir? Okur, içinde bulunduğu ve bizzat öykü kahramanlarıyla paylaştığı dünyaya nasıl bakmalıdır?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      Stamm'ın Böylesi bir Günde adlı romanında, Andreas adındaki bir öğretmenin patetik yolculuğunu gözlemleriz. Ne kayda değer bir olay, ne de bizi şaşkına çevirecek bir kurgu vardır romanda. Yazın sanatının bilindik numaraları da yoktur, hatta betimleme sanatı bile kapı dışarı edilmiştir. Romanın bu kadar çıplak bırakıldığı anda kahraman da kendini çıplak hissedecektir. Yaşamının en gizli bilinmezinin tahlil sonucu olduğunu düşünürken bir anda kendisini geçmişinde ve doğup büyüdüğü topraklarda bulan Andreas, üzeri örtülmüş bir başka gerçekliği yeniden keşfeder. Böylece tahlil sonuçlarının bir insana yaşamak ve ölmek arasında seçim yapma şansı bırakmayan kesinliği yenilgiye uğramış olur. Tıpkı hareketin, sonsuz sayıda hareketsizliğin toplamı oluşu gibi, yaşam da  bu sonsuzluktan payını alır ve Andreas bu kesinliğin üzerine çıkar. Yaşamın buyurganlığı karşısındaki güçsüzlüğü onu merkezin uzağına itmiştir. Yaşam alanını değiştirmek, tehlikeyi merkezde bırakıp, yeterince uzaktan onu kollamak Andreas'a  asıl özgürlüğünü verecektir. Kendi korkularının üstesinden gelmenin bir yoludur bu. Ona zaman kazandıran ve gecikmiş olan kararları almasını sağlayan bir esenlik, böylece gizlendiği yerden geri gelir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçuyoruz'daki öyküler de, Böylesi bir Günde adlı romanla tematik benzerlikler gösterirler. Stamm'ın  öyküleri birbirine bağlayan geçitler kullanmaktan hoşlandığı ortaya çıkar. Bruno sırtındaki beni aldırdıktan sonra, ne olursa olsun varoluşunun değerini kavrayacaktır. Beklenti'de gizemli bir komşunun tıkırtılarından bir hayal gerçekleştirilir. Uçuyoruz'da küçük bir çocuk, derin bir uçurum yaratabilir ya da  Üç Kız Kardeş'te gecikmiş bir yaşam, kendi hayaletlerini Heidi'nin üzerine salar. Peder Michael, Tanrı'yla arasına giren küçük Mandy ile yolunu yeniden çizecek, Lucas, erkekler ve oğlanlar kabinlerinde büyümenin krizlerini atlatacaktır. Bütün kahramanlar için kırılma anları onları birbirine bağlayan bir tutkala dönüştüğünde, öykülerdeki tamamlanmışlık bizi endişelendirmeye yeter bir güç olarak karşımıza dikilir. Anlamamız gereken gerçek bir çözüm arayışına ya da karşı koyuşa tanıklık edemeyeceğimizdir. Belki yalnızca hayal edebiliriz, ama bu kez de kendi gerçekliğimiz buna izin vermez. Bizi öykülerdeki kahramanlara yakınlaştıran onlarla aynı uzaklıktan merkeze bakıyor olmamızdır. Kendimize acılarımızdan uzak tutabileceğimiz bir alan arayışımız ve bizi onlarla yüzleşmeye götürecek olan, öykü kahramanlarından başkası değildir. Okuru ve kahramanlarını böylesi bir düzlemde karşı karşıya getirmenin tüm sorumluluğunu üstlenir Stamm. Hatta yazınsal zayıflıklar, bu karşılaşmayı etkin kılmak için göz ardı edilmiş gibidir. Beklenti ya da Videocity adlı öykülerin hazırlanışı da kimi fedaları yazarına zorunlu kılar. Stamm'ın zayıflayan dili, bu kez giderek derinleşen bir uçuruma açılır. Bu karşıtlık öykülerin olmazsa olmazıdır ve Peter Stamm'ın edebiyat fresklerinin oldukça uzağında konumlanan öykülerindeki iç gerilimin asıl nedenidir.  Okur gelir, eyleme geçer ve bir anda kıpırtısızlığa hapsedilmiş olan bir dünya üzerimize yıkılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçuyoruz, okuruna keyifli bir okuma süreci sunmuyor, tam tersine onun tedirginliğini arttırıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-8512305891670196053?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/8512305891670196053/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=8512305891670196053' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/8512305891670196053'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/8512305891670196053'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/02/periferi.html' title='Periferi'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S29Q-p2mA7I/AAAAAAAAAUQ/hiyqxqbpCug/s72-c/95282.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-6609422773251658576</id><published>2010-02-06T13:01:00.000-08:00</published><updated>2010-02-06T13:04:45.610-08:00</updated><title type='text'>Vittorini Groteski</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S23ZYO6JzLI/AAAAAAAAAUI/s3ph2IFx8bg/s1600-h/sicilya.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 129px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S23ZYO6JzLI/AAAAAAAAAUI/s3ph2IFx8bg/s200/sicilya.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435239335648152754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Vittorini Groteski&lt;br /&gt; Elio Vittorini İtalya'nın en esinleyici yazarlarından biridir. Başta Calvino olmak üzere, hemen tüm çağdaş İtalyan yazarlar, onun grotesk ögelerle bezenmiş üslubundan etkilenmişlerdir.  Yoksulluğun hüküm sürdüğü iki dünya savaşı arasında ilk yazınsal denemelerini yazan Vittonini, Sicilya Konuşmaları (1941) ve Fil (1947) adlı romanlarında topyekun savaşa girmiş halkının masalsı hikayesini, çarpıcı bir komediye dönüşür. İlginç olan Vittorini'nin bu metinleri ele alış biçimidir. Yaşamdan alınmış ve basitleştirilmiş olan hikayelere derinlemesine bakıldığında bir ucundan absürdü önceledikleri görülür. İtalyan edebiyat geleneğinin bir özelliği olan çok sesli yapıtlara örnek olmaları bir yana, Vittorini,  zaman zaman okurdan kendi sesini duymalarını ister. Uzun ve çıkmaz sokaklara sapan, yönü olmaksızın devinen diyaloglar bir yanda, roman kişilerinin birbirleriyle paylaştıkları öykücükler ve yan temalar diğer yandadır. &lt;br /&gt; Fil'de İnsanlar toplanırlar, bir aile olmanın birlikteliğini yemek masasında paylaşırlar ve birbirlerine hikayeler anlatırlar.  Yalnızca bir masa çevresinde gelişen ve uzayan konuşmalar, çözülmelere, yeni fikirlere ve değişimlere neden olurken tatlı bir hayat telaşı, trajik olanın içine gizlenmiş olan komedi kendini göstermekte gecikmez. İlahi Komedya ya da İnsanlık Güldürüsü'nün ne kadar ciddiye alınarak yazıldığını anımsayalım. Vittorini felsefesini bu diyalogların içinde derinleştirir. Sonunda yaşam bir süreliğine de olsa değişse, yine o tatlı hüzün geri gelir.  Yoksulluk romanların asıl teması gibi görünür. Ama Vittorini romanlarına yazdığı notlarda bu durumun hiç de saptırılmadığını, gerçekten de böylesi yaşam koşullarının hüküm sürdüğü bir İtalya'yı betimlediğini dile getirir. Çünkü şimdilerde sözünü sıkça ettiğimiz bir hiper-gerçeklik durumu romanların temelini oluşturur.  &lt;br /&gt;  Vittorini'nin romanları bize İtalya'nın güneyinden Sicilya'dan seslenir, ama yalnızca Sicilya panoraması çizilmez. Sicilya Konuşmaları'nın hemen başında, anlatıcının yaptığı tren yolculuğu bütün bir İtalya'nın kat edilmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla kompartımandaki değişen yolcular, kendi hikayelerini de romanın içine bırakıp giderler. Ve sonunda anlatıcı neredeyse bir yabancı olduğunu kabul ederek hedefine varacaktır. Geç yaşında annesini terk edip, bir başkası için evden ayrılan babadan gelen mektup, anlatıcımızın ani kararıyla yola çıkmasına neden olur. Delik ve su alan ayakkabılarına ve meteliksiz oluşana karşın. Böylece insan kendi anılarını ve yaşamda henüz açığa çıkmamış olanı keşfetmeye doğru yol alır. Sicilya Konuşmaları 1941'de yayımlandığında İtalya İkinci Dünya Savaşı'nın içindedir ve faşist parti iktidardadır. Ancak roman savaşın varlığını  dışlamaktadır. Savaşın bütün korkunçluğu romanın gölgesine gizlenmiştir. Böyle olması okur tarafından yadırganmamalıdır çünkü “savaşa angaje” bir romancılık yapmaz Vittorini. Asıl meselesi insanın umutları, onu var eden değerler ve arayışıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Anne-Oğul İlişkisi&lt;br /&gt; Anne-oğul ilişkisi yüzyıllar boyunca tarihin en karmaşık ilişkilerini çözümlemek için sanatın başlıca konusu haline getirilir. Sicilya Konuşmaları da bu ilişki üzerine kurulmuş bir romandır. Doğup büyüdüğü topraklarda yeniden annesinin peşine takılan Silvestro, köy evlerini tek tek gezerken başka bir gerçekliğin içine sürüklenir. Köy meydanında ve sonrasında mezarlıkta “canına okunan dünya”yı ve her türlü acıyı insanlara koşan bir düzeni tam olarak görecektir. Bütün bu insanlar ruhlarını kurtarmak için kendilerini özgürleştirmenin yollarını ararlar. Mantık dışı, düşsel ve mitsel olan her şey bu dünyanın baş tacıdır. &lt;br /&gt; Manganelli'nin ırmakları, Calvino'nun bölünen vikontları, Baricco'nun öfke şatoları kaynağını Vittorini'nin tekinsiz metinlerinden alır; Vittorini ise, Pirandello'nun Altı Şahıs Yazarını Arıyor adlı oyunundan geçerek, Carlo Guido'nun masallarına uzanır.  &lt;br /&gt; Vittorini'nin romanları sonsuzluğun ışıltısını bir ucundan vaat ediyor okuruna; okursa keşfetmenin asla geç olmadığı dünyasının ışıklarını bir bir yakıyor: dünyası sefillikle ve acılarla dolu bir yer olsa bile.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-6609422773251658576?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/6609422773251658576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=6609422773251658576' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6609422773251658576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6609422773251658576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/02/vittorini-groteski.html' title='Vittorini Groteski'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S23ZYO6JzLI/AAAAAAAAAUI/s3ph2IFx8bg/s72-c/sicilya.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-4334287538936120703</id><published>2010-01-11T06:57:00.000-08:00</published><updated>2010-01-11T07:07:05.366-08:00</updated><title type='text'>Okuma Listesi 1</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S0s91SAzFwI/AAAAAAAAAUA/IShxJiMMXv4/s1600-h/photo-sharing-books.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 140px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S0s91SAzFwI/AAAAAAAAAUA/IShxJiMMXv4/s200/photo-sharing-books.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425498161675441922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liste, verdiğim dersler boyunca sözünü ettiğim, göndermeler yaptığım yapıtlardan oluşmaktadır. Bu listeler çeşitli durumlar için yeniden güncellenecektir. Bir sonraki liste 14 Şubat Sevgililer Günü için hazırlanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Ayme Duvar Geçen    &lt;br /&gt;2  Banks Eşekarısı Fabrikası    &lt;br /&gt;3  Barthes Çağdaş Söylenler    &lt;br /&gt;4  Bermann Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor    &lt;br /&gt;5  Bernhard Bitik Adam Eski Ustalar  &lt;br /&gt;6  Böll Palyaço Cüce ile Bebek  &lt;br /&gt;7  Broch Bilinmeyen Değer    &lt;br /&gt;8  Burak Yanık Saraylar    &lt;br /&gt;9  Butor Değişme    &lt;br /&gt;10  Büchner Woyzeck    &lt;br /&gt;11  Calvino İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron, Varolmayan Şövalye    &lt;br /&gt;12  Canetti Körleşme    &lt;br /&gt;13  Caroll Alice Harikalar Diyarında    &lt;br /&gt;14  Cervantes Don Quijote    &lt;br /&gt;15  Chesterton Bay Perşembe    &lt;br /&gt;16  Coe Uyku Evi    &lt;br /&gt;17  Conrad Narcissusun Zencisi Karanlığın Yüreği  &lt;br /&gt;18  Cortazar Ayakizlerinde Adımlar    &lt;br /&gt;19  David Harvey Postmodernliğin Durumu    &lt;br /&gt;20  De Quincey İngiliz Posta Atabası Güzel Sanatların Bir Dalı  &lt;br /&gt;21  Dostoyevski Yeraltından Notlar    &lt;br /&gt;22  Echenoz Ben Gidiyorum    &lt;br /&gt;23  Faulkner Ses ve Öfke    &lt;br /&gt;24  Fitzgerald Büyük Gatsby    &lt;br /&gt;25  Flaubert Madam Bovary    &lt;br /&gt;26  Freyzer Altın Dal    &lt;br /&gt;27  Frisch Stiller    &lt;br /&gt;28  gılgamış Anonim    &lt;br /&gt;29  Goethe Faust    &lt;br /&gt;30  Goethe Gönül Yakınlıkları    &lt;br /&gt;31  Gombrowicz Atlantik Ötesi    &lt;br /&gt;32  Goytisolo Ara Perde    &lt;br /&gt;33  Grass Teneke Trampet    &lt;br /&gt;34  Grillparzer Aşkın ve Denizin Dalgaları    &lt;br /&gt;35  Handke Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi Solak Kadın  &lt;br /&gt;36  Hobsbawm Bütün Yapıtları    &lt;br /&gt;37  Houllabecq Temel Parçacıklar    &lt;br /&gt;38  İbsen Yaban Ördeği Yapı Ustası Solness  &lt;br /&gt;39  James Bir Kadının Portresi    &lt;br /&gt;40  Joyce Dublinliler    &lt;br /&gt;41  Kafka Şato, Dava, Amerika, Günlükler, Bir Savaşın Tasviri    &lt;br /&gt;42  Karinty Epepe    &lt;br /&gt;43  Kayacan Sığınak Öyküleri    &lt;br /&gt;44  Kleist Michel Kolhass    &lt;br /&gt;45  Laclavetine Usulca    &lt;br /&gt;46  Lagerkwist Tanrı Gelini Sybill    &lt;br /&gt;47  Lavrence Ölen Adam    &lt;br /&gt;48  Leopardi Kıssalı Hisseler    &lt;br /&gt;49  Maeterlinck Evin İçi    &lt;br /&gt;50  Mann Büyülü Dağ    &lt;br /&gt;51  Marlowe Faust    &lt;br /&gt;52  Melville Moby Dick    &lt;br /&gt;53  Moliere Şaşkın    &lt;br /&gt;54  Musil Genç Törless    &lt;br /&gt;55  Nietzsche Zerdüşt    &lt;br /&gt;56  Novalis Heinrich von Ofterdingen    &lt;br /&gt;57  Ortega Y Gasset Tüm Yapıtları    &lt;br /&gt;58  Pamuk Sessiz Ev    &lt;br /&gt;59  Parks Kader    &lt;br /&gt;60  Pirandello Mathia Pascal    &lt;br /&gt;61  Salinger Dokuz Öykü, Franny ve Zooey, Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar    &lt;br /&gt;62  Santos Sessizlik Zamanı    &lt;br /&gt;63  Saramago Körlük    &lt;br /&gt;64  Schiller Don Carlos Maria Stuart  &lt;br /&gt;65  Schlink Aşk Kaçışları    &lt;br /&gt;66  Schneider Uykunun Kardeşi    &lt;br /&gt;67  Schnitzler Rüya Roman    &lt;br /&gt;68  Schopenhauer Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar    &lt;br /&gt;69  Sebald Satürn'ün Halkaları    &lt;br /&gt;70  Sennet Kamusal İnsanın Çöküşü    &lt;br /&gt;71  Shakespeare Macbeth Hamlet Kral Lear&lt;br /&gt;72 Sofokles Oidipus Antigon  &lt;br /&gt;73  Stendal Kızıl ve Kara    &lt;br /&gt;74  Sterne Duygusal bir Yolculuk    &lt;br /&gt;75  Strindberg Açık Deniz Kıyısında    &lt;br /&gt;76  Unamuno Sis    &lt;br /&gt;77  Vidal Myra, Lincoln, Düello    &lt;br /&gt;78  Walser Jacop von Gunten    &lt;br /&gt;79  Walser Av    &lt;br /&gt;80  White Voss    &lt;br /&gt;81  Zijl Sonny Boy&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-4334287538936120703?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/4334287538936120703/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=4334287538936120703' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4334287538936120703'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4334287538936120703'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2010/01/okuma-listesi-1.html' title='Okuma Listesi 1'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/S0s91SAzFwI/AAAAAAAAAUA/IShxJiMMXv4/s72-c/photo-sharing-books.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5635105507740755677</id><published>2009-11-22T12:29:00.000-08:00</published><updated>2009-11-22T12:32:22.688-08:00</updated><title type='text'>Yüzyılın Avrupa'sı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SwmfgZBRJUI/AAAAAAAAAT0/aLzHGOUY3jE/s1600/geertmak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 130px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SwmfgZBRJUI/AAAAAAAAAT0/aLzHGOUY3jE/s200/geertmak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407028206455825730" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Hollandalı yazar Geert Mak, Avrupa'da Yirminci Yüzyıl Boyunca Seyahatler adlı oylumlu kitabında, kişisel bir deneyimden yola çıkarak, yüzyıl Avrupa'sının panoramasını çiziyor bizler için. Milenyum'un eşiğinde 1999'da Amsterdam'dan başlayan yolculuğu, Paris, Londra, Viyana, Versay, Stockholm, Barselona gibi Avrupa'nın başat şehirlerinden geçip, yaşlı kıtanın periferisindeki Saraybosna gibi kentlerle sonlanıyor. Mak'ın yolculuk ettiği bu şehirlerle kurduğu bağlantılarla,  yüzyıl başından sonuna kadar Avrupa'daki tarihsel, kültürel ve siyasi hayatın dönüm noktalarından önemli kesitlerin aktarıldığı bir Avrupa haritası çıkarıyor karşımıza. Doğal olarak bu kitap çokça tarihi olaylara, anılara dayansa da temelde bir tarih kitabı değil. Bütünüyle yazarın kıvrak kalemi sonucu oluşmuş bir yaşantı ve gezi kitabı. Tarihe yön veren küçük ayrıntıların, Avrupa'yı uzun yıllar meşgul etmiş olan Dreyfus davasının, Kopenickli sahte yüzbaşının tiyatrolara konu olan isyanının, Birinci Dünya Savaşı'nın ironik başlangıcının ve Avrupa'nın defalarca dağılmanın eşiğine gelip, bütün değerlerini yitirişinin ve sonra yeniden küllerinden doğmasının destansı hikayesini anlatılıyor.&lt;br /&gt; Geert Mak, bin sayfalık kitabını birleşmiş bir Avrupa düşüncesiyle temellendirmiş. Öyle ki, Mak'ın anlatımıyla Avrupa'da olan biten her şeyin bir köyde yaşanan çalkantılarmış gibi ele alınması dikkat çekiyor. Küçük haberlerin hemen dedikodulara dönüştüğü, kıtanın üzerini kaplamış kötü kokunun yıllar süren egemenliği, kıtadaki savaşların ve anlaşmazlıkların temeldeki basit nedenleri ve yüzlerce bağımsız ve kendine dönük insanın bunda pay sahibi oluşu ve gelinen noktada Avrupa'nın aslında paylaşılmış bir mirasın parçalarından oluşması. Bu tarih ve kader birliğini anlamak için kitabın henüz ilk sayfalarında karşımıza çıkan İngiltere Kraliçesi Victoria'nın 1 Şubat 1901'de gerçekleştirilen cenaze töreninde kortejde yürüyenlere dikkatle bakmak yeterlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; "Yeni Kral Edward, -benzi kül gibi, bakışları donuk ve yorgun"- onun yeğeni ve Almanya İmparatoru II. Wilhelm -bıyıkları sarkmış"-, kuzeni ve Belçika Kralı II. Leopold, eniştesi ve Yunanistan Kralı I. George, "sarışın ve mavi gözlü" yeğeni Prusyalı Heinrich, Hessen Grandükü ve bu şekilde, en başta İmparator Wilhelm olmak üzere, Hannover Hanedanlığı'nın tamamı ayaklarını sürüyerek Londra sokaklarında yürümektedir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu sahne bize Avrupa'nın yalnızca siyasi ve kültürel anlamda değil, ailesel bağlarla da birbirine bağlandığını gösterir.  Avrupa bir bütün olarak birbirine bağlanmıştır ve 1914'te Saraybosna'daki küçük bir kelebeğin kanat çırpışı, kadim kıta Avrupa'da felaketle sonuçlanmış olan Dünya Savaşı'na dönüşebilmiştir. Aktörler değişse de Avrupa'nın geçirdiği evreler birbirleriyle benzerlik gösterir. Zaman ilerler, İkinci Dünya Savaşı patlak verir, komüsit avı başlar ve ardından çift kutuplu dünyanın çevresinde giderek kapitalizmin derinleştiği bir ekonomik süreç devam eder. Ancak gelinen nokta Avrupa'nın yeniden bir yıkımın eşiğinde olduğunun habercisidir. Yugoslavya'da yaşanan trajik çözülme de Mak'ın uzun düşünmelerine neden olur. Liderler, hikayeleri olan insanlar ve hala kayıplarına ulaşamamış aileler bu tarihin birer parçasıdırlar. &lt;br /&gt; Bütün bu tarihi gelişmelerin uzak kıyısında ise İstanbul'un 1942-44 yılları arasındaki konumu ele alınmıştır. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Avrupa'nın Deniz Feneri: İstanbul&lt;br /&gt; Mak'ın İstanbul'ununu anlamak için yalnızca Orhan Pamukvari bir düş gücüyle hayal etmek yeterlidir. "Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, binlerce yıllık şarap fıçıları, gazoz şişeleri, sivri burunlu kadırga leşleri, uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankeri, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hala koruyan saray kumpasçıları, bir İngiliz denizaltısı, bütün silah, zırh ve takım taklavatıyla Haçlı şövalyeleri, Kayzer Wilhelm'e bağlı bir zırhlının paslı çapası, umutsuzluğa kapılan bir haydutla birlikte sulara gömülen bir Cadillac."&lt;br /&gt;  Geçmişle gelecek arasında sürekli köprüler kurulan ve kendi kimliğini bulma yolunda sürekli bir değişim geçiren Türkiye üzerine düşünmeye devam eder Mak. Ancak düşünceleri yüzeyseldir. Devrimlere, darbelere, laikliğe, Atatürk'ün günümüzdeki simgesel anlamına atıflarda bulunarak, dahası bu toprakların ifade ettiği şeyi kavramaya çalışarak adımlar sokaklarda. &lt;br /&gt; Geert Mak'ın keskin yargılarla dolu kapsayıcı yapıtı, sözünü esirgemeden yalnızca yüzyıl Avrupa'sının değil, bir dünya tarihinin de portresini çıkarıyor. Köhneleşmiş bir bedenin kalbinin sökülüşünü izlemekse, biz okurlara kalıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5635105507740755677?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5635105507740755677/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5635105507740755677' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5635105507740755677'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5635105507740755677'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/11/yuzyln-avrupas.html' title='Yüzyılın Avrupa&apos;sı'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SwmfgZBRJUI/AAAAAAAAAT0/aLzHGOUY3jE/s72-c/geertmak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5679041060196788360</id><published>2009-11-13T15:26:00.000-08:00</published><updated>2009-11-28T03:35:47.385-08:00</updated><title type='text'>Boş Alanlar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sv3sVG9BtQI/AAAAAAAAATU/j9TZiChXuEA/s1600-h/rothmann.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 162px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sv3sVG9BtQI/AAAAAAAAATU/j9TZiChXuEA/s200/rothmann.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5403734975302448386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatın geldiği nokta, yazarların giderek uzaklaştıkları ve uzlaşmaktan kaçındıkları yaşamın neredeyse karbon kopyası çizgileriyle betimlendiği geniş bir düzlüğü işaret ediyor. Okurun alışkın olduğu yüksek dağlar, kıvrımlı tepeler, çukurlar ve nehirler bu dünyadan tümüyle arındırılmış durumda. Neredeyse eylemsiz, betimsiz bir boş alanlar yumağı söz konusu ve okur, kendini güven içinde metne teslim edemiyor. Mesele ne edebiyatın biçimsel özellikleriyle ne de dille ilgili. Açık kapılar yerine kapalı olanlar, uyarıcılar yerine sakinleştiriciler, önceden çiğnenmiş büyük yolların yerine minör patikaların geniş düzlüklere açılan kıvrımları. Betimleme yok, olay yok, karakterler yok; hesaplaşmalar, cinayetler ve sıra dışı sayılabilecek hiçbir şey yok. Dahası okurun beklediği türden bir dayanışma tümüyle göz ardı edilmiş. Karşıdan uzanan bir dost eline yerine, gerçekleşen soğuk bir tokalaşma yalnızca. Artık edebiyat kendini var ederken katmansız, derinliksiz ve gündelik yaşamın doğasınından kopup gelen bir dünyaya açıyor kapılarını. Bu temel parçacıklar da her zaman bir değer yaratma kaygısı güdülmeden var olabiliyorlar. Yapıtın özüne eklenmeden ve onun kişiliğinin bir parçası olmadan, bir an aydınlanan ve sonra hemen sönüveren bir kibrit alevine benziyorlar. Öznellik bu yapıtlar için evrensel anlamlar yaratmanın tek koşuludur. Kurmacanın olanakları göz ardı edildikçe, tersine bir aydınlanma geçirir yapıt. Bütün yüklerinden kurtulmuş, hafiflemiş yeni bir edebiyatın doğasına böylece geçiş yapılır. Bu uçuculuk yazarın yapıtıyla kurduğu ilişkiden kaynaklanır. Tıpkı flanörün pasajlarla kurduğu türden bir ilişkiye benzer. Yazar  yapıtıyla arasındaki pasajda yaşamın küçük bir kesitini gözlemler ve bunları kısa bir süreliğine aydınlatır. Ortaya çıkan şey bir anlıktır, ama eşsizdir. Kurgulanmamış, oluşturulmuştur. Yaşamın ta kendisidir, bu yüzden acı verir. Ralf Rothmann'ın  insanları da özbilinç yoksunluğuyla yaşamın kırılma anlarına doğru sürüklenirler. Yaşamın kusursuzluğu bir anlığına zedelendiğinde trajedileriyle yüzleşirler. Suskun bir kabulleniştir bu. Zihinlerine tutulan küçük bir ışık, onların eşikte oluşlarını gösterir bize. Ket vurulan, görmezden gelinen ve üzeri örtülen ne varsa açığa çıkar. Peki bu katmanları, duvarları, sıvayı ve boyaları bu kadar net ayrıştırabilmenin nedeni nedir? Biraz ironik ama, Rothmann'ın kendisi yazarlığından önce aynı zamanda bir duvar ustasıdır. Almanya'da inşaatlarda çalışmış, bekçilik, hasta bakıcılık ve ambülans şöförlüğü yapmıştır. Bütün bu özellikler Rothmann'ın anlatım dilinin özünü oluşturur. Ayrıca iyi bir duvar ustası olmak demek, inşaatın en önemli kişilerinden biri olmak demektir. Bu diğer meslekler için de geçerlidir elbet. Ancak duvardaki kusursuzluk, öykülerdeki kusursuzluğa açılır. Yazarların asıl mesleklerini duymak şaşırtır bizi; hatta yazarlıkları sürerken halen bu mesleğe devam ediyor olmaları tuhaf gelir. Ama Deniz Kenarında Geyikler sözü edilen öznelliğin kanıtlanışıdır sanki. Rothmann'ın dünyası apartmanlardaki çıplak ayaklı çocuklarda, inşaatlarda, tren yolculuklarında, eski bir dost ziyaretinde, bir hastanede, bir karavanın önünde duran ters dönmüş bir spor ayaklabıda anlam kazanır. Hayat bütün ağırlığıyla bu sıradanlıkların içine gizlenmiştir ve kodlara, metaforlara gereksinmeden insanın omuzlarına yüklenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okurun Rothmann'ın öykülerinde dikkat etmesi gereken iki özellik öne çıkar: Öyküler oldukça ciddi ele alınmıştır ve sıradanlıklarıyla okuru şaşırtırlar. Ciddilik yazarın olgunluk çağının dışavurumu olarak da düşünülebilir. Dildeki ciddiyet ve sabır bize Musil ve Broch'un deneme dilini anımsatır. Beklenen hacimli romanların zihinsel yetileriyle kuşanmış anlatılardır, ama öyle olmaz. Kimi zaman suskunluklarla, kimi zamansa uzun diyaloglarla süren öyküler, bir anda kesiliverirler. Ele alınan konular, roman kahramanlarının yaşamının öyle bir anında dururlar ki, okurun bunu ayrımsayabilmesi için onların omuzlarının üzerinden bakması gerekir. Başka türlüsü de olası değildir, çünkü Rothmann bir duygu bükücü değildir. Şiirsel bir dünyası yoktur, acı asla sözcüklere yansımaz. Kadın kahramanları, çocuk bakışı ve dosltarın, ayrılıkların, geçmişe dönüşlerin ve hemen yan odada bulunan ölü kocanın huzursuzluğu altında, yaşamın ritüelleri bir bir gerçekleşir. Evet büyük anlatılar çağı yok artık, ama bunu özlediğimizi de kimse iddia edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ralf Rothmann Türkçe'deki ilk kitabı Genç Işık'la birlikte Dublinliler, Aşk Kaçışları, Dokuz Öykü, Yanık Saraylar'dan bu yana yazılmış en iyi öyküleri barındıran Deniz Kenarında Geyikler ile bize hazların en büyüğünü yaşatır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5679041060196788360?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5679041060196788360/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5679041060196788360' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5679041060196788360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5679041060196788360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/11/bos-alanlar.html' title='Boş Alanlar'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sv3sVG9BtQI/AAAAAAAAATU/j9TZiChXuEA/s72-c/rothmann.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-2201794769774597771</id><published>2009-10-11T02:03:00.000-07:00</published><updated>2009-10-11T02:06:14.703-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Paolo Giordano'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İtalyan Edebiyatı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Asal Sayıların Yalnızlığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Doğan Kitap'/><title type='text'>11, 13, 17, 19, 41 ve 43</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGfyp9YyCI/AAAAAAAAASk/1xRB21xEx7U/s1600-h/Paolo_Giordano.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGfyp9YyCI/AAAAAAAAASk/1xRB21xEx7U/s320/Paolo_Giordano.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391265921544800290" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz yirmi yedi yaşında İtalya'nın en önemli edebiyat ödülü Premio Strega'yı, ilk romanı Asal Sayıların Yalnızlığı'yla kazanan Paolo Giordano, tüm dünyada üç milyondan fazla satarak bir anda bütün edebiyat dünyasının ilgi odağı oldu. Turin'de doğan ve nükleer fizik üzerine akademik çalışmalarına devam eden yazar, romanının içine serpiştirdiği melankoliyi ve matematiğin tekinsiz doğasını incelikli bir hikayede birleştirmeyi başarmış görünüyor. Henüz ilk yapıtında felsefi bir derinliği de hesaba katarak büyümenin, yaşamın yüklerinin ve bizi biz yapan hikayelerin peşine düşüyor, Giordano. Böylece, sessiz sakin, edebi numaraların olmadığı ve boş alanların yaratıldığı bir dünyaya açılıyor roman. Okuru Mattia ve Alice'in peşinden gitmeye zorlayan da bu özdeşleşmeler oluyor: çocukluğumuzun travmaları ve yalnızlıklarımız. İkisinin yaşam boyu peşlerinden gelen ve zamanla birbirlerinde içkinleşen suçluluk duygusu, onulmaz bir yaraya dönüşmüş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asal Sayıların Yalnızlığı, ergenliğin ve genç olmanın doğası üzerine bir roman. Giordano'nun Alice ve Mattia'nın yaşamlarının çeşitli evrelerinden yola çıkarak kurguladığı romanda, kişiliğimize gelip eklenen ve yaşamla kurduğumuz her türden bağı, düşünceleri ve geçmişimizin küçük olaylarının açığa çıktığı bir döneme, çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin sancılarına tanıklık ediyoruz.  Ergenlik, cinsellik ve şiddetse bu dünyanın ayrılmaz parçaları. Alice ve Mattia kendi derinlikleriyle dünyayı keşfederken, bedenlerini kullanmayı, hatta onu bir hapishane gibi algılayarak ondan uzaklaşıp ruhsal bir boyuta girmeye çalışıyorlar. Kesikler, yaralar, dövmeler bu kaçışın yalnızca küçük araçları, dünya ise ancak zihinsel bir karşı koyuşla aşılabilecek bir arayüzey. Yaşamın ve büyümenin bütün ayrıntılarıyla işlendiği Asal Sayıların Yalnızlığı, ruhun girilmemiş alanlarına girmeye çalışıyor; böylece kahramanlar kendi benliklerine dalarak ötekileşmeden varolabilmeyi  deniyorlar. Ama gündelik yaşam gerçeği, onlarınkinden oldukça farklı. Mattia onu giderek yalnızlaştıran zakasının etkisiyle, suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırken, Alice'in kişilik zayıflıkları bedensel zayıflıklara dönüşüyor. Bir doğum günü partisinde tanıştıklarında, yaşam  boyu sürecek olan bir güçsüzlük ilişkisi de böylece başlıyor. Birbirlerinden kopup bir yerlerde sürüklenmeye başladıklarında, geriye dönüp her şeyi temize çekme gücünden bütünüyle yoksun kalıyorlar. Çünkü ikisi de tıpkı asal sayılar gibi koca bir yalnızlık evrenine aitler. Mattia'nın zihni dünyayı tüm fiziksel koşullarıyla algılıyor. Yağmurun yağışı, sessizliğin ölçülebilir anlamı ve geçmişinden taşıyıp getirdiği suçluluk duygusu bununla baş etmenin yollarından biridir. Sanki fiziksel dünyada yapacağı her edim, dönüştüreceği her yazgı onun daha fazla suçluluk duymasına neden olur. Sorunludur. Okulda uyumsuzdur, ancak algıları açıktır. Yalnızca kendilerinden başka hiçbir sayıyla ilişki kuramayan asal sayılara ilgi duyar. Bu da onu giderek yaşadığı yerden, ailesinden ve Alice'den uzaklaştıracaktır. Alice ise başat baba figürünün etkisi altında, bütün baskılara bedeniyle tepki verir hale gelmiştir. Henüz küçük bir çocukken kayak derslerinde geçirdiği kaza, yaşam boyu bir bacağının aksamasına neden olurken, bu aksama tüm yaşamını ele geçirecek olan bir çekingenliği ve uyumsuzluğu da beraberinde getirir. Bir işe girdiğinde ya da bir başkasıyla ilişki kurduğunda bunu bütün bedeninde hissetmeye devam eder. Artık bütünüyle kendi kendine yabancılaşmıştır. Mattia bile onun dünyasının bir parçası olamaz. Çünkü “asal sayılar giderek ıssızlaşırlar, yalnızca rakamlardan oluşmuş o sessizlikte içlerine kapanırlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paola Giordano büyük bir anlatıyla karşımıza çıkmıyor. Dahası roman minör doğası, keskin ve uzak gözlemleri, yalnızca okurun bilmesi gerektiği kadar ayrıntıya inilmesiyle zekice örülmüş bir kesişme hikayesine dönüşüyor. Genç İtalyan yazar, kalemini boş alanlardan çok, yaşamın ağır yüklerinin altına sürerken, okurunu hüzünle ve melankoliyle baş başa bırakıyor. Usulca yapılan gözlemler ve keskin ve soğuk ayrıntılarsa, metne okuma hazzı veriyor. Özellikle Mattia'nın dünyayı yorumlayış biçimi ve matematikle yaşamın şaşırtıcı birlikteliğinin bu zenginliği arttırdığı söylenebilir. Ancak romanın son bölümlerine doğru anlatının zayıfladığı ve kimi geçiştirmeler gözden kaçmıyor. Asal Sayıların Yalnızlığı okurunu periferiye götüren ve ona küçük keşifleri bahşeden ve yaşamı bütün yükleriyle paylaşmaya davet eden incelikli bir roman.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-2201794769774597771?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/2201794769774597771/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=2201794769774597771' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2201794769774597771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2201794769774597771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/10/11-13-17-19-41-ve-43.html' title='11, 13, 17, 19, 41 ve 43'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGfyp9YyCI/AAAAAAAAASk/1xRB21xEx7U/s72-c/Paolo_Giordano.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5379812881847190298</id><published>2009-10-11T01:59:00.000-07:00</published><updated>2009-10-11T02:02:21.981-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ronnie O&apos;Sullivan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Snooker'/><title type='text'>Ronnie O'Sullivan, Roket</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGfBgc3BHI/AAAAAAAAASc/wAge3NP4LpE/s1600-h/ronnie_ust.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 207px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGfBgc3BHI/AAAAAAAAASc/wAge3NP4LpE/s320/ronnie_ust.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391265077178860658" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Snooker sezonu Şangay Masters’la açılırken, elbette sezonu sabırsızlıkla bekleyen snooker severler için, dünyanın bir numarası olan Ronnie O’Sullivan’ın, ne yapacağı merak konusu. Katıldığı tüm turnuvalarda, geçmişindeki olağan üstü başarıları yineleyen, kimi zaman da kendisinden beklenmeyecek ölçüde kişilik sorunlarıyla, oyununu zora sokan Ronnie’nin, hala bütün gücüyle oynaması ve ıstakasını sanatsal yetenekleriyle süslüyor olması, biz izleyenler için bir şans. Kariyeri boyunca ulaşılması zor pekçok başarıya imza atan Ronnie, henüz on yaşında ilk yüzlük serisini, on beşindeyken maksimum seri olan 147′yi gerçekleştirdi. Profesyonel olduktan bir yıl sonra -on altısındaydı- snookerın en prestijli turnuvası olan Birleşik Krallık Şampiyonası’nı kazanarak ulaşılması zor bir başarıya imza attı. Ona asıl ününü kazandıran ise ıstaka başına yalnızca 25 saniye ortalamayla, tam 5 dakika 20 saniyede gerçekleştirdiği 147 oldu. Sırf bu yüzden, masa üzerindeki hızı nedeniyle ona Roket adı takıldı. Hatta maç önce oyuncuların isimleri seyirciye duyurulurken, Ronnie, The Rocket, O’Sulluvan olarak takdim edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun Alanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bir oyuncuyu, oyun boyunca izlemek, kafasından geçenleri düşünmek, mimiklerini ve jestlerini yorumlamak, onunla birlikte tebessüm etmek, tam anlamıyla bir katarsise sürükleyebilir izleyiciyi. Çünkü oyuncunun seriye devam ediş biçimi, karar alışları, masa üzerinde topların sürekli değişen pozisyonları, çözülmesi gereken koca bir bilmeceymiş gibi, aynı zamanda seyircinin de karşısında durmaktadır. Hep birlikte düşünmemiz, bir sonraki pozisyon için fikir üretmemiz gerekir. Bu da seyircinin bizzat oyuna katıldığı bir özdeşleşme süreci demektir ki, snooker maçları bunu bize yoğun olarak yaşatır. Seyircilerden gelen laf atmalar, yüreklendirmeler, ıslıklar ve alkışlar bir bütün olarak oyunu yönlendiren güçlü etkiler bırakırlar oyuncular üzerinde. Alman tiyatro kuramcısı Martin Esslin’in Dram Sanatının Alanı adlı yapıtında sözünü ettiği türden bir tiyatro oynanmaktadır sanki. Esslin’in, kraliçenin taç giyme töreninin, bir cenazenin, bir televizyon programının dram sanatının alanına girdiğini söylerken, pekala bir snooker maçının da bir tiyatro gösterisi gibi olarak algılanabileceğini iddia etmek yanlış olmaz. Çünkü Roket, oyun alanında seyirciyle atışmaktadır, snooker geleneğinin dışına çıkarak, klasik tutuşun dışında, tıpkı Amerikan Bilardosu’nda olduğu gibi parmak arasından atış yapar, top masanın tersinde kaldığında uzatma yardımı almadan, el değiştirir. Stilini geliştirmek için Amerika’da pool turnuvalarına katılır. Snooker geleneğini ve İngiliz saygınlığını hiçe sayan davranışlarda bulunur: bir rock yıldızı gibi saçlarını uzatır, Top Gear’a konuk olduğunda egosuz kişiliğini gösterir ve 2007 Masters finalinde maçı kaybettiğini düşünüp göz yaşlarını tutamayan henüz on dokuz yaşındaki rakibi Ding Junhui’ye sarılıp, ağlamamasını, onun geleceğin en büyük oyuncusu olacağını söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncunun Doğası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahnede ya da salonda Brecht’in sözünü ettiği türden bir yabancılaştırma efekti durmaktadır. Maç boyunca her türlü sürprizin beklenebileceği bir likit bir makinedir o. Fren yapmaz, kontrollü değildir, bir grand master satranççı gibi temkinli değildir, oyunun doğası giderek vahşileşir, seyirci gergindir, nefesler tutulur ve frame (oyun) sonlanır. El rakibine geçtiğinde, sandalyesine oturur ve buz gibi suyundan koca bir yudum aldığı görülür. Dikkatle rakibini izler ve sıranın kendisine geçmesi için acelecidir. Kalkar, masaya gelir. Rakibinin tebeşirinden masaya düşmüş olan bir parçayı hakeme temizletir. Masa, ıstakalar iki oyuncu ve yerleri sürekli değişen toplar. Siyah ve kırmızı, sonra pembe ve kırmızı kombinasyonlarını çok sever. Beyaz top masanın uzak ucuna gittiğinde, yeşil, kahverengi ya da sarıdan bir turnikeyle dönüş yaparak, yine durgun sulara geri gelir. Kırmızı ve siyah, kırmızı ve siyah böyle sürer bu. Seyircilerin arasında sevgilisi ve çocukları da vardır. Galibiyeti onlarla kutlar. Rakiplerine karşı acımasızdır. Ama her zaman belirsiz bir şey vardır Roket’in dünyasında. Belki de babasının bir cinayetten suçlu bulunup 18 yıl boyunca, annesininse vergi kaçırmaktan bir süre hapis yatmasının bir etkisi vardır bunda. Uyuşturucu bağımlılığı, hız tutkusu nedeniyle sürekli ceza alması ve İngiliz Snooker federasyonundan bir görevliye saldırmasının nedeni bu geçmişte aranabilir. Ama bunların hiçbiri ondaki yeteneği gölgelemeye yetmez. Rakipleri Stepten Hendry ve Steve Davis onun gelmiş geçmiş en yetenekli oyuncu olduğunu söylerler. Haksız değillerdir. Tiger Woods ya da Roger Federer neyse, snookerda da Ronnie odur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzleyicinin Hazzı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ronnie otuz dört yaşındadır. Kariyerinde dokuz 147 yapmıştır. Üç dünya şampiyonluğu ve sayısız turnuva zaferi bulunur. Snookerda olgunluk çağını yaşamaktadır. Stephen Maguire, Shaun Murphy, Mark Selby gibi genç rakipleri onu zorlamaktadır, ama henüz ilk turda elendiğinde yokluğu bütün izleyicilere hüzün verir. Turnuvanın favorisi olduğundan değildir bu, oyunun izlenme keyfine düşünsel bir boyut kattığı içindir. Hollandalı tarihçi Huizinga’nın Homo Ludens olarak adlandırdığı oyun oynayan insan modelinin kusursuz bir örneğidir Ronnie. Oynarken başka birine dönüşür, kendisinin dışına çıkar; kendine dışarıdan bakar, Roket’in mekanizmasını çalıştırır ve yalnızca izler. Yakışıklıdır; özellikle kazandığında bir gönülçelen olur. Küçük Ronnie geri gelir sanki. Muzip bir gülümseme vardır dudaklarında. Kimse ona kızamaz, kimse onu her hangi bir şey için suçlayamaz. Kaybettiğinde ise salonu hızlı adımlarla terk eder. Bir daha geri dönmemek üzere yok olur. Bir boşluk oluşur. Ama izleyicinin dolduramayacağı kadar ağır ve derin bir boşluktur bu. Ronnie’nin izleyiciye ve oyuna kattığı katıksız bir estetik eylemler bütünüdür. Eğer haz almanın nihai amaç olduğu kabul görülürse, bunun en etkili yolu onu izlemekten geçer.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5379812881847190298?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5379812881847190298/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5379812881847190298' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5379812881847190298'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5379812881847190298'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/10/ronnie-osullivan-roket.html' title='Ronnie O&apos;Sullivan, Roket'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGfBgc3BHI/AAAAAAAAASc/wAge3NP4LpE/s72-c/ronnie_ust.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5698130263110972693</id><published>2009-10-11T01:54:00.000-07:00</published><updated>2009-10-11T01:58:29.167-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Samuel Beckett'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jerome Lindon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Robbe-Grillet'/><title type='text'>Yayıncının Portresi: Jerome Lindon</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGd8O3MNnI/AAAAAAAAASU/MJjJCpEX6sI/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 212px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGd8O3MNnI/AAAAAAAAASU/MJjJCpEX6sI/s320/1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391263887046489714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1950'lerde Samuel Beckett, Marguerite Duras, Alan Robbe-Grillet, Claude Simon ve Michel Butor gibi yazarların ortak bir yazgıları vardı. Hepsi Fransız edebiyatının avangard açılımının temsilcisi durumundaydı ve yazdıklarını kabullenecek cesur yayımcılar arıyorlardı. Sözgelimi Beckett, tanınan bir yazar olmasına karşın, ilk romanı Molloy'u uzun süre yayımlatamamış, Paris'te bulunan birçok büyük yayın evinden ret al mıştı. 50'lerde başlayan Fransız Yeni Roman'ının geleceği henüz yirmi beş yaşında olan ve Miniut yayınlarının başında bulunan Jerome Lindon tarafından değişecekti. Lindon, bütün bu büyük yazarları Minuit'nin çatısı altında toplayıp, öldüğü yıl olan 1991'e kadar nitelikli yayıncılığın dünya çapındaki örneklerinden birini verecekti. Fransız yazar Jean Echenoz'nun Lindon'la olan tanışmasını, onunla kurduğu ilişkiyi ve yaşamından kimi ayrıntıları anlattığı, açıksözlü yapıtı Jerome Lindon, sıra dışı bir yaşam sürmüş ve prensiplerinden asla ödün vermemiş başarılı bir yayıncının portresini çiziyor bize.&lt;br /&gt; Jean Echenoz günümüz Fransız yazınının en yetenekli yazarlarından biri. Romanlarında Fransızlar'a özgü bir alaycılıkla, bu alaycılığın Gargantua'ya dayandığını düşünüyorum, bize minör bir edebiyatın nasıl gerçekleştiğini gösterdi şimdiye dek. Ünlü aktrislerin roman kahramanlarına dönüştüğü, ölülerin son bir şans verilerek yaşama geri döndüğü ya da Ravel gibi bir bestecinin saplantılı yaşamını büyük bir canlılıkla anlatmayı başarmıştı, Echenoz. En önemli romanı saydığım Ben Gidiyorum ise, Felix Ferer adında bir galericinin “terk etmeler” üzerine kurduğu yaşam tavrını öylesine betimliyordu ki, bir erkeğin dünyasına girmenin ve onu anlamanın ipuçlarını dolaysızca keşfedebiliyordu okur. Bu yüzden Ben Gidiyorum'u son on yıl içinde yayımlanan en önemli romanlardan biri olarak gösterebilirim.&lt;br /&gt; Jerome Lindon, henüz otuz birinde, ilk romanını yazmış ve birçok yayın evinden ret almış olan Jean Echenoz'nun çizdiği umutsuz bir Paris gününde başlıyor. Parasız pulsuz Echenoz, bir taraftan iş ararken bir taraftan da umutsuzca yayın evlerinin kapısını aşındırıyor. Ama durum tamamen ümitsiz görünüyor. Romanının yirmi kopyası yayın evlerince yutulmuşken eve gelen bir telefon her şeyi değiştiriyor. Jerome Lindon bizzat arıyor ve romanla ilgilenirmiş gibi görünüyor.&lt;br /&gt; Gelecekte çok ünlü olacak ve özellikle Fransa'da Gouncourt dahil bütün önemli edebiyat ödüllerini alacak olan Jean Echenoz'la, efsanevi yayıncı Jerome Lindon'un tanışma hikayesi böyle başlıyor. &lt;br /&gt; İlk karşılaşma Lindon'un yanlış bir çıkarsamasına dayanıyor. Echenoz'nun tarzını Robbe-Grillet'ye benzetiyor. Oysa doğru değil bu. On beş yıl önce okunmuş Silgiler'i dışında hiçbir ilgisi yok Robbe-Grillet'nin. Ama belli etmiyor. Ardından dostluğa dönüşen uzun ilişkileri geliyor. Jerome her sabah arıyor, hem de dokuzdan önce. Sonra yürüyüşler yapılıyor, yemekler yeniyor, virgüller üzerine tartışılıyor, en çok da roman isimleri üzerine “meditasyonlar” yapılıyor. Echenoz için Lindon'la olmak, hatta biraz aşırı bir yorumla, onun elinde olmak harika bir şey. Sonra satışlar, başarılar, artan telif oranları. Ama mutlak çekinilmesi gereken prensipler de var. Asla dergilerde yazmamalı, asla sinema için çalışmamalı, asla derlemelerde ve ortak işlerde yer almamalı. Lindon yazarı bütünüyle bağımsız kılmak istiyor. Otuz bir yıl boyunca Echenoz'un sadık kalacağı prensipler bunlar.. Bu küçük başyapıt Lindon'un ölümünden hemen sonra kaleme alınmış. Dolayısıyla satırlardaki içtenlik yayıncı-yazar ilişkisinin çok ötesinden geliyor.&lt;br /&gt; Son olarak sözü edilmesi gereken iki şey var kitap hakkında. Birincisi biz okurlar, edebiyat meraklıları ve hatta elinde dosyası bulunan ve hayal kırıklığı yaşayan pekçok yazar adayına bir anlamda güç verecek bir yapıt bu. Bir yandan yayımlatmanın zorluğu üzerine kafamızdaki pekçok soruya yanıt buluyoruz, diğer yandan tam olarak nasıl bir dünyaları olduğunu kestiremediğimiz yayıncıların, zayıflıklarına, öngörülerine, beklentilerine tanıklık ediyoruz. Diğeri ise kitabın yayımcısı Norgunk Yayıncılık'ın kuruluş hikayesi. Kitabın iç yüzüne düştükleri notta şöyle diyorlar:&lt;br /&gt;“Hikaye Paris'te, küçük bir otel odasında başlıyor, tarih 18 Mart 2001. Televizyonda Jerome Lindon ve Minuit Yayınları üzerine bir belgesel izliyoruz. Minuit II. Dünya Savaşı sırasında yeraltında kurulmuş, Lindon Beckett'in, Deleuze'ün yayıncısı, çok etkileniyoruz. Bir yıl sonra 9 Mart 2002'de Norgunk Yayıncılık kuruluyor: n üzeri siyah kare.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta yayıncılarımız olmak üzere, bütün edebiyat severlerin mutlaka edinmeleri gereken bir kitap.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5698130263110972693?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5698130263110972693/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5698130263110972693' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5698130263110972693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5698130263110972693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/10/yayncnn-portresi-jerome-lindon.html' title='Yayıncının Portresi: Jerome Lindon'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StGd8O3MNnI/AAAAAAAAASU/MJjJCpEX6sI/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-1064417511808763571</id><published>2009-05-23T13:58:00.000-07:00</published><updated>2009-05-23T14:02:01.739-07:00</updated><title type='text'>Hemingway</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/ShhkQNoPwpI/AAAAAAAAAPA/NSv5DDRQKKw/s1600-h/Hemingway_at_his_writing_desk..jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 166px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/ShhkQNoPwpI/AAAAAAAAAPA/NSv5DDRQKKw/s200/Hemingway_at_his_writing_desk..jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339127587946873490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Nobel ödüllü ünlü yazar Hemingway, Tronto Star gazetesi için savaş muhabiri olarak İstanbul’a geldiğinde henüz yirmi üç yaşındadır ve işgal altındaki İstanbul’u büyük bir iştahla resmeder. Kaldığı Büyük Londra otelinden İstanbul’un yaşayışı, müttefik güçler ve şehrin bilindik yaşantısının dışında, gizemli yönünü açığa çıkarmak için bir çeşit keşif gözlemleridir bunlar. Elbette İstanbul her ırktan insanla, göçmenlerle, her dinden insanla çevrilmiştir ve Hemingway’in algısı şehrin karmaşık yapısını ve İstanbul’un epik güzelliklerini çevrelemektedir. Ne şanslıyız ki, böylesine büyük bir yazar en toy ve en cesur çağında yalnızca İstanbul üzerine gözlemler yapmakla kalmamış, savaş atmosferini, halkın trajik durumunu ve siyasi-politik bir Türkiye arka planını da bu gözlemlere eklemiştir. Dolayısıyla Hemingway’in zaman zaman bize aşırı gelebilecek yorumlarına karşın, olayları çok yönlü olarak ele alması, eşine az rastlanır bir okuma keyfini okura sunar. &lt;br /&gt; Hemingway’in izlenimlerindeki temel fark açıklıktır. Henüz yazmadığı romanların malzemesini topluyor gibidir. Tıpkı bir ressam gibi önce eskizler yaparak yola koyulur, insanların hikayeleri, onu daha büyük hikayelere taşır. Tarafsız olduğunu söylemek zordur, çünkü konuştuğu insanların düşünceleriyle yönlendirildiği açıktır. Cesurdur ve ne olursa olsun kendini tam bir savaş muhabiri gibi görmektedir. Olayların tam içine atar kendini, sokak lambalarına çarpan kelebekler gibidir. Ancak böylesine bir tutumla mikrokosmosunu oluşturabilir. İzlenimlerini değişik konularda yoğunlaştırır. Bunlardan ilki Mustafa Kemal’in savaş sırasındaki politikasıyla ilgilidir. M. Kemal üzerine düşünceleri o kadar sert ve eleştireldir ki, ona yönelttiği suçlamalar yenilir yutulur cinsten değildir. Ancak “bağımsızlık mücadelesinin” koşullarını tam olarak kavrayamadığı açıktır. Kulaktan dolma bilgiler, zaman zaman keskin zekanın yardımıyla derinlikli yorumlara dönüşse de, temelde düşünceden çok duygularıyla hareket eden bir Hemingway vardır karşımızda. Ama görev bilinci tamdır. Yalnızca İstanbul’da değil, Türkiye’yi bütün yönleriyle kavramak ister. Batı Trakya meselesi üzerine çokça kafa yorar. Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan mübadeleye bizzat tanık olur. Otuz kilometre boyunca göç eden kafilelerin yanında yürürken insanları gözlemler, göçmenlerin askerler tarafından güdülmelerini izler ve sonunda hem hristiyanların hem de Türklerin yaşadığı acıların farkına varır. &lt;br /&gt; Hemingway Afganistan’nın ve Afgan halkının ulusal bilinci üzerine de düşüncelerini açıklar. Önce İngilizler’e yaklaşan, ardından Rusya’nın kontrolüne giren Afganlar kendilerine Türkiye’yi örnek alsalar da, sürekli olarak başka uluslar tarafından manipule edilirler. Ulusal bir huzurdan söz etmek olanaksızdır. Gözlemlerini şöyle bitirir Hemingway: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “… Ruslar tarafından silahlandırılan Afganistan, çözümü hiç de kolay görünmeyen bir yeni Doğu sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Böylesi bir öngörü ve kavrama gücü,  uluslararası ilişkiler uzmanlarının ve tarih yazımcılarının çok daha ötesindedir. Yetenekli bir yazar halen sürmekte olan bir sorunu bütün çıplaklığıyla bize duyurmaktadır.&lt;br /&gt; Hemingway’in yazılarının Türkiye ile ilgili olan bölümleri 1922 ve 1923 yıllarını kapsar. Böylesine karmaşık bir dönemde uluslararası aktörlerin çokça rol aldığı, Türkiye’nin hem kendi iç dinamiklerinin çalıştığı (eski rejime karşı) hem de beri yandan ulusal mücadelenin tüm hızıyla sürdüğü zamanları ustalıkla kaleme alan Hemingway çok geçmeden rotasını barış anlaşmasının yapılacağı Lozan’a sürer. Burada ise hedefteki adam Türk konseyinin başında bulunan İsmet Paşa’dır. Notların belki de en sıra dışı bölümlerini İsmet Paşa’nın ilgi çekici kişiliği oluşturur. Bunu daha iyi anlayabilmek için sözü Hemingway’e bırakmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Herkes asıl İsmet Paşa’yı görmek istiyor, fakat bir gören, bir daha görmek istemiyor. İsmet Paşa kısa boylu, kara kuru bir adam. Hiçbir çekiciliği yok. Bir insan ne kadar ufak tefek ve silik olabilirse, o da öyle. Sanki dikkat çekmemek için özel bir deha sahibi. Mustafa Kemal’in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa’nın da kimselerin hatırlamayacağı bir yüzü var.&lt;br /&gt;“Asansörün kapısı önünde birkaç gazeteci onu kalabalıkta itip kakalayınca “Ne komik bir durum, değil mi ekselans?” dedim. Okullu kızlar gibi gülümsedi, omuzlarını silkti ve alaycı bir davranışla ellerini kaldırıp yüzünü örttü. Güldüm. O da kıkırdadı.&lt;br /&gt;“Randevu alıp benimle görüşmeye gelin,” dedi. El sıkıştık Asansöre girdikten sonra yüzüme bakıp güldü. Görüşme sona ermişti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İsmet Paşa ve Hemingway arasındaki bu karşılaşma bir röportajla son bulur. Dolayısıyla Hemingway’in Türkiye üzerine notları da. &lt;br /&gt;Kitaptaki diğer yazılar ise uzun bir zaman dilimine yayılmış gazete ve dergi yazıları oluşturur. Avrupa’nın siyasal atmosferi ve yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı gözlemler ve savaş sonrasının bunalımı. Çoğu zaman kendine dönük alaycı yönü de barındıran bu yazılar bir bütün olarak ünlü yazarın yapıtlarıyla birlikte düşünüldüğünde daha anlam kazanıyor. &lt;br /&gt; 1929’da yayımlanan, yaralı bir askerin bir hemşireye duyduğu aşkın anlatıldığı Silahlara Veda’yı, 1940’ta bu kez İspanyol iç savaşının ve savaşın anlamsızlığı üzerine Çanlar Kimin için Çalıyor’u ve en dokunaklı eserlerinden biri olan Yaşlı Adam ve Deniz adlı romanını 1952’de yazmıştır. Yaşlı Adam ve Deniz özellikle yaşamınının büyük bir bölümünü savaşlara tanıklık etmiş bir yazarın, arınma hikayesini olarak yorumlamak olasıdır. &lt;br /&gt; Bu çok yönlü yazarın tüm yaşamı seyahatlerle ve savaşlarla geçmiştir. Balıkçılık, muhabirlik, pilotluk, boksörlük, fil avcılığı yapmış olan Hemingway, yaşamın tüm nimetlerini belki de en uzağından yaşamış, dolayısıyla varoluşun tedirginliğini her zaman ruhunda hissetmiştir. 1954’te Nobel Ödülü’nü aldıktan sonra giderek artan bir yalnızlık duygusu içinde Amerika, 1961 yılında Ketchum/Idaho’da kendini av tüfeği ile vurarak yaşamına son vermiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-1064417511808763571?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/1064417511808763571/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=1064417511808763571' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1064417511808763571'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1064417511808763571'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/05/hemingway.html' title='Hemingway'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/ShhkQNoPwpI/AAAAAAAAAPA/NSv5DDRQKKw/s72-c/Hemingway_at_his_writing_desk..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-4588270601143810366</id><published>2009-04-24T15:01:00.000-07:00</published><updated>2009-04-24T15:03:52.314-07:00</updated><title type='text'>Suhanov’un Tartışılabilir Düş Yaşamı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SfI3BkJ8atI/AAAAAAAAAOg/uIP8CKrDh8A/s1600-h/91464.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 133px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SfI3BkJ8atI/AAAAAAAAAOg/uIP8CKrDh8A/s200/91464.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328381809157499602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Olga Gruşin’in 2005’te yayımlanan Suhanov’un Düş Yaşamı adlı romanı pekçok açıdan edebiyat severlerin ilgisini çekecek özellikler taşıyor. Bunlardan en önemlisi devrim Rusyası’nın meşhur sansür uygulamalarının, sanat çevresinin ve bu çevrenin önemli bir figürü olarak Anatoli Pavloviç Suhanov’un düşsel yaşamını gözler önüne sermesi ve dönemin bilinmezliklerle dolu Rusya’sının bir portresinin çizilmesi olarak gösterilebilir. Çünkü Soğuk Savaş dönemi boyunca, ne popüler yayınlar ne iletişim organları ne de sanat Çin, Rusya gibi ülkelerde neler olup bittiğini anlatmakta acizdi. &lt;br /&gt; Michel Foucault’un National Geographic'e, ‘Batılı-olmayan insanların gözetlenmesini sağlayan uluslararası güç ilişkilerinin kılcal damar sisteminin bir parçasıdır,’ sözleri bu tür romanları da kapsayan bir anlayışın ürünü olduğunu düşündürüyor. Koca bir yüzyıl boyunca kendi içine kapanan ve her türlü dış etkiden korunmaya çalışan bir devletin dağılması, yıllar boyu korunan iç dinamiklerin de ters yüz olması demektir. Kahramanımız Suhanov da kendisini bir anlamda hiçliğe götüren yaşamının, kuralların ve sistemin kurbanı haline gelir. Ancak burada tartışılması gereken konu Suhanov’un bizzat devletin ideolojik aygıtlarının bir parçası olması değil, bunlar tarafından kullanılması, kandırılması olarak gösterilmek istenmesidir. Oysa Suhanov’un hayal kırıklıkları insani zaaflarından kaynaklanır. Roman boyunca gerçek ve düş yaşamı arasında gidip gelen Suhanov’u bu süreç içinde bütün çevresi terk edecektir. Karısı, kızı, çalıştığı dergi ve gerçek yaşamın bütün ağırlığı Suhanov’un üzerine düşerken, o kurtuluşu bir anlamda gerçekten özgür olarak yaşadığı ve ürettiği çocukluk anılarında ve ilk gençlik yıllarında bulur. Sahip olduğu ayrıcalıkları bir bir yitirmesi bize sonunda kendisi bir soytarıya dönüşen Kral Lear’ı anımsatır. Roman boyunca Suhanov’un gerçek özgürlüğünü yitirdiği ve tam anlamıyla sisteme teslim oluşu romandaki kuramsal tartışmalarda açığa çıkar. Kendisinin partinin resmi ideolojisini savunurken, aslında bu düşünclerin nasıl kolaylıkla kırılabildiği ve sağlam temellere oturmadığı anlaşılır. Romanın en hareketli bölümlerini de bu sanatsal tartışmalar oluşturur. Kendisi de bir zamanlar ressam olan ve soyut resimler yapan Suhanov, bu yeteneğini karısı ve imtiyazları için terk eder. Romanın tipik bir döngü hikayesine dayandığı düşünülmesin. Suhanov’un uğruna terk ettiği özgürlük alanı, şimdi ondan intikam alırcasına ona kocaman bir boşluk bırakmıştır geride. Tüm yaşamını sorguladığı ve bütün dayanaklarının alt-üst olduğu kaygan bir zemindir bu. Ancak böylesi bir zihnin de bir anlamda özbilinç yoksunluğundan kaynaklandığını inanmamızı beklemek safdillik olur. Evet, doğrudur; Jdanov gibi devletin resmi söylemcileri sanatın önüne ket vurulan bazı düşüncelerin taşıyıcıları olmuşlardır, ama Lucacs ve Plehanov gibi düşünürler de, akılcı tutumlarıyla parlak yargılara varabilmişlerdir; kaldı ki, Devrim Rusyası en çetrefilli ve kalıcı sanat yapıtlarını üretirken tam anlamıyla bir yükseliş dönemi içine girmiştir, her türlü sistemin günü geldiğinde türlü nedenlerle kırılmalar yaşadığı unutulmamalıdır.&lt;br /&gt; Olga Gruşin, tam da Rusya’da çözülmenin başladığı yıl olan 1989’da kazandığı bir bursla Amerika’ya gitmesi ve dağılmakta olan Rusya’yı romanın arka planına taşıması, sözünü ettiğim taleplerin karşılanması olarak düşünülebilir. Tıpkı filmlerde kazanılan Vietnam zaferleri gibi, romanlarda da iki kutuplu dünyanın teke indirilmesi gerekir. Ancak Olga Gruşin’in denemesi Kafka, Kundera ve Saramago geleneğinin bir karikatürü olabilir ancak. Bürokrasi, sistemin içine sıkışmışlık en mükemmel metaforunu böcekte, şakada ve de körlükte bulurken, kasvetli çocukluk anıları ya da hiç durmadan romanın da üzerine yağan yağmurlar ne yazık ki bizi romanın haz veren dünyasının dışına iterler ve ona yabancılaştırırlar. Bütün tartışılabilir özellikleriyle edebiyatın sonsuz gücüne katkıda bulunan ve sıkı çalışılarak yazılmış olan bu “proje roman”ı dikkate değer buluyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-4588270601143810366?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/4588270601143810366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=4588270601143810366' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4588270601143810366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4588270601143810366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/04/suhanovun-tartslabilir-dus-yasam.html' title='Suhanov’un Tartışılabilir Düş Yaşamı'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SfI3BkJ8atI/AAAAAAAAAOg/uIP8CKrDh8A/s72-c/91464.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-2048467263373344035</id><published>2009-03-27T15:27:00.000-07:00</published><updated>2009-03-27T15:29:05.277-07:00</updated><title type='text'>Bir İmparatorluğun Portresi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sc1TC_1oxzI/AAAAAAAAANI/wBCYFyc5cMg/s1600-h/308772_2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 138px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sc1TC_1oxzI/AAAAAAAAANI/wBCYFyc5cMg/s200/308772_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5317998045955671858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gore Vidal’in ‘İmparatorluk Öyküleri’ adını verdiği yedi ciltlik dev romanı, kuşkusuz bir bütün olarak yirminci yüzyılın doruklarından biridir. Serinin üçüncü kitabı 1876, tıpkı Düello ve Lincoln adıyla yayımlanan ilk iki kitabın bildik atmosferine, Amerika’nın siyasi ve toplumsal olarak biçimlenmeye başladığı ve imparatorluğun temellerinin atıldığı bir zamana götürür bizi. Roman geleneksel anlatı kalıplarını kullansa da, Vidal’in perdeyi kaldırmasıyla başlayan gösteri boyunca kendi rahat koltuğundaki güvenli okur, bir şeylerin yolunda gitmediğini çok geçmeden anlar. Çünkü tarih ve gerçek ilişkisine, bu romanla birlikte yeni bakış açıları getirilmektedir. Her şeyi bilen ve hep gerçeği söyleyen anlatıcıların yerine, geçmişten, anımsadıklarından ve söylenenlerden bir türlü emin olamayan kahramanlar vardır bu romanlarda. Bu kaygan politk zemin Vidal’in kurmaca ve gerçek ilişkisini irdelediği ve deneyler yaptığı bir laboratuvar gibidir.  Çünkü belli kurmaca anlatıların dışında, cazibesi olduğunu düşündüğü tek tür tarihtir. Konu ne olursa olsun, bir romanı tarihsel bir süreç içinde kurgulamak kesin bir kuraldır. Ancak okurların Vidal’ın baş yapıtında dikkat etmeleri gereken şey, klasik tarihi roman anlayışının oldukça dışında bir romanın kuruluyor oluşudur.&lt;br /&gt;Bu çevreyi olası Amerikan başkanlarının hemen omuzlarının üzerinden betimleyebilmek, sayısız küçük ayrıntının ve gerçeğe ulaşmanın önemli bir parçası olan düşüncenin kullanılmasıyla gerçekleşir. Çünkü Vidal, düşünceyi nesnelerin, olayların ve ilişkilerin asıl yapısına ulaşmak için bir araç olarak kullanır. Dolayısıyla düşünce evreni, insanın ürettiği bütün anlamları kucaklarken, onları kapsayıcı ve açımlayıcı bir bakış açısı da sunar. Siyasetin çıkar ilişkilerine açılan kapısı, toplumsal sınıfların kendi aralarında ve karşılıklı yaşadıkları gerilimlerini tarajik anlamından uzaklaştırarak yeni bir düzlem yaratır, Vidal. Ancak düşünceyle, gözlemlerle, izlenimlerle ve son olarak duygulanımla açımlanacak olan bu yapıyı çözümleyen zihinden de, olayları matrak yönleriyle göremesi ve hafiflemiş olması beklenir. Don Quijote’nin Cervantes tarafından belirtilen yazılış amacının bir benzerini Vidal önermektedir. Yaşlı Charles Schuyler’in esrik zihni, karşılaştığı ve tıpkı bir panayır yerini andıran “yeni Amerikan toplumunu” tüm ciddiyetiyle yansıtması beklennemelidir. İronik olan, bizi asıl gerçekliğe ulaştırmada trajikten  bir adım öndedir. Böylece ahlaki açıdan sarsılmış ve hafiflemiş olan Schuyler tipik bir huysuz yaşlı portresi yerine, derinlerdeki anlamı işaret eden bir adama dönüşür.&lt;br /&gt;Charles Schuyler’in kızı Emma’yla birlikte tam kırk yıl sonra bir gemiyle ülkesine dönerken, kendini Rip Van Winkle gibi hissetmesi boşuna değildir. Ancak durum Winkle’inkinden daha karmaşıktır, en azından tüm Amerika sosyal ve politik olarak bir değişim gerçirmektedir. Schuyler de kızıyla birlikte ilgi çekici bir şahsiyet olarak ahlaki normları çoktan değişmiş olan bir toplumun sıkı bir gözlemcisi olacaktır. Sefaletin ve ihtişamın aynı oranda arttığı, suçun yayıldığı, İngilizce dışında neredeyse bütün dillerin konuşulduğu sokaklar ve evlerin kapıları aralandığında dışarıya hücum eden göçmen dilenci çocuklar, fahişeler, hırsızlar. Bütün bunları gözlemleyen ve yaklaşan seçimlere kendini hazırlayan Schuyler’in, kızının ve kendi geleceği için yaptığı küçük hesapların tutup tutmayacağı da romanın sürprizlerinden biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1876 Başkanlık Seçimleri&lt;br /&gt;Bir yanda Demokratların desteklediği Samuel Tilden ve diğer yanda Cumhuriyetçi aday Rutherford B. Hayes. Seçimin tamamlanmasından sonra bile, hala kimin başkan olduğunun ortaya çıkmadığı, şaibelerin, rüşvetin, dolandırıcılığın, adam satın almanın ve yalanların ayyuka çıktığı bir politik ortam. Oysa Schuyler ve kızı kırk yıl boyunca uzak kaldıkları ülkelerine geri dönerken, değişmiş olanın yalnızca New York’un silueti olduğunu düşünürler, ama yanılmaktadırlar. Tüm Amerika’nın gündemini dedikodular oluşturmaktadır. İlgi çeken tek şey budur. Eski ve saygın bir gazeteci olarak Schuyler’den talep edilen yazılar da bu yöndedir: Avrupa’daki bayağılıklar ve işe yaramayan her türlü dedikoku. Buna karşın kimse politik olanın ya da hangi eğilimin iktidar olacağıyla ilgilenmez; hatta azılı Cumhuriyetçiler’in Demokratlar’dan yana tavır aldığı görülür. Kuşkusuz Amerika’nın değişen portresinin bu durumla doğrudan ilişkisi vardır. Siyasiler rüşvetle anılır olmuş, spekülatörler çağı başlamış ve ticaret en önemli mesele haline gelmiştir. 1876 iç savaştan sonra, uzlaşma arayan bir ulusun refah toplumuna geçişini simgeler.&lt;br /&gt;Vidal’in deyişiyle söylersek: Belki de siyasetin bu kadar çok sayıda Amerikalıya cazip geliyor oluşu, kolayca öğrenilen bir kumara benziyor olmasından ibarettir. Demokrasiyi savunuyor olsalar da, her birinin asıl amacı, kendilerine kitlelerin daha üstünde bir yaşam standardı sağlayacak para birikimini elde etmektir.&lt;br /&gt;Romanın en dikkat çekici bölümlerini, para için her tülü yazıyı kotarabilecek ve her türlü edebiyatçının kimliğine girebilecek bir kahramanın okurla paylaştığı açık düşünceleri oluşturur. Bir partideki kadının gerdanına kaçmış gerdanlığıyla, iğrençliğiyle kızının müstakbel görümcesinin ya da daha önemlisi Walt Whitman ve “Ülkesindeki halkı cehaletleriyle, aptallıkları ve bayağılıklarıyla tanrıya benzediklerine temin etmek için ve eğer bu insanlar çevrelerine bakıp (Tanrı korusun) şehirlerinin, kasabalarının rezaletini ve yaşadıkları hayatın sefaletini görecek ve neden diye soracak olurlarsa, onlara dünyanın en iyi ülkesinde yaşayan en iyi insanların kendileri olduğunu anlatma üzere iyi kalpli yaşlı Mark onları bekliyor olacak,” cümleleriyle Mark Twain gibi Amerikan Edebiyatı’nın başat karakterlerinin alenen aşağılanmasıdır.&lt;br /&gt;Schuyler’in fakir bir prensten dul kalmış kızı Emma’nın zengin bir koca arayışı ise tam da dönemin Amerikan romanının karakteristiğini yansıtır gibidir. Avrupa’dan Amerika’ya köklerine dönmüş ve burada ilgi uyandırmış geçkin kız imgesi Henry James’in Avrupalılar adlı romanını anımsatır bize. Aynı zamanda, yeni çehresiyle ve güvensiz ilişkileriyle örtüşen Dreiser’in romanı Kız Kardeşim Carie ile de benzerlikler kurulabilir. &lt;br /&gt; Vidal’in tarihe getirdiği bu yorumları, bir saldırı olarak algılayanlar, tarihi dokunulmaz, sarsılmaz bir demirbaş olarak görmek isteyenler olabilir. Ama tam tersine tarih, gerçekte ne olduğu tam olarak bilinemediği için kurmacanın ta kendisidir. Hatta kurmaca tarihin kendisinden çıkar. Vidal’in kanıtlamak istediği şey biraz da çok defa andığı Sterne’ün ironisine dayanır. Tarihsel bir dönemin olanca ağırlığını taşıyan olaylar ve kişiler, Vidal’in kaleminde kendi ciddiliklerini yitirirler. Romanın içkin bir özelliği olan gerçekliği bu esnek yapısı yüzünden bozar Vidal. &lt;br /&gt;Romanın sonunun geldiği düşüncesi, pek çoklarını roman okumaktan alıkoysa da, Vidal ister tarihte, ister gelecekte, isterse kurmacada kendini defalarca yeniden doğurabilen bir roman anlayışını yüceltir. 1876, Amerikan edebiyatının Moby Dick, Yedi Çatılı Ev, 42. Enlem gibi dev romanlarının geleneğinin bir devamı olarak görülebilir ya da tek başına bu romanların bir panoraması gibidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-2048467263373344035?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/2048467263373344035/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=2048467263373344035' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2048467263373344035'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2048467263373344035'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/03/bir-imparatorlugun-portresi.html' title='Bir İmparatorluğun Portresi'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sc1TC_1oxzI/AAAAAAAAANI/wBCYFyc5cMg/s72-c/308772_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-7033903148420315527</id><published>2009-03-27T15:25:00.000-07:00</published><updated>2009-03-27T15:26:48.591-07:00</updated><title type='text'>iki Neptünist</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sc1Saf3mjDI/AAAAAAAAANA/MW-9g6PQdOk/s1600-h/306429_2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 138px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sc1Saf3mjDI/AAAAAAAAANA/MW-9g6PQdOk/s200/306429_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5317997350179212338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türkçe’deki ilk iki romanıyla taşıdığı yazınsal gücü hissettiren fakat bunu tam olarak yansıtamayan genç Alman yazar Daniel Kehlmann’ın Dünya’nın Ölçümü, bir anlamda kendisine yöneltilen hayranlık bakışlarını haklı çıkaran bir roman. Hem Aydınlanma Çağı’nın hem de romantik dönemin iki önemli ismi kaşif Alexander von Humbolt ile matematikçi Carl Friedrich Gauss’un kendilerini adadıkları bilme ve o adanmışlığın tipik bir göstergesi olan “ölçme” saplantılarıyla dünyayı anlama ve anlamlandırma çabalarını ustaca işleyen yapıt, tüm Almanya’da ve Avrupa’da iki milyondan fazla satarak Patrick Suskind’in kokusundan beri en çok ilgi uyandıran roman olma özelliğinde. &lt;br /&gt; Kehlmann’ın romanından önce dönemi anlamak için öncelikle aydınlanma çağının bilim adamlarına ve sanatçılarının portresine derinlikli bakmak gerekiyor. Romantik dönemin kahramanları durmadan yolculuklara çıktılar. Dünyayı keşfetmek, insanı keşfetmek demekti ve sonu gelmez keşifler ve hesaplamalar, insanın kendi sınırlarını aşması anlamına geliyordu. Ayakları birbirine bitişik olduğu halde, insanların kafaları üzerinden atlayan Battista Alberti, aynı zamanda madeni bir parayı katedralin tepesine kadar fırlatabiliyordu. Giralamo Cardano adında bir doktor, insanların gerçekte birbirlerinden ne kadar farklı olduğunu hem bir otobiyografi kaleme alarak kendi üzerinde örneklemiş, aynı düşünceyi doğanın geneline uygulama üzere yürüttüğü kapsamlı bilimsel çalışmalarıyla ortaya koymuştu. Bütün hastalıklarını, basurunun durumunu, vücudunun her gün tamı tamına ne kadar idrar ürettiğini, cinsel uzuvlarıyla ilgili problemlerini kaydetti. Napolili Giovan Battista Della Porta adlı bilimadamı, bilmeden dürbünün, mikroskobun ve karanlık odanın mucididir. 1586’da, de Humana Physiognomonia “insan fizyonomisi hakkında” adlı bir kitap yazar; bu kitapta, hayvanların, koyun, maymun, aslan, köpek, öküz vb. yüzlerini, insan yüzlerine benzetir, bundan o insanların kişilikleri hakkında gözlemler çıkarır. &lt;br /&gt; Barthelemy Cocles, 1533’te yazdığı Phsysiognomonia’da, pürsıhhat kadınlar, sıcak mizaçlı erkekler, hızlı, acımasız, haris ya da hafif ve dedikoducu erkeklerin alınlarını betimler. Jean D’İndagine, 1549’da yayımlanan Chiromancie’de korkusuz, gözünü budaktan sakınmayan, utanmaz yalancı erkeklerin ağızlarını; acımasız erkeklerin diş biçimlerini, tembel erkeklerin gözlerini betimler. &lt;br /&gt; Bütün bu sonu gelmez ölçme ve hesaplama isteği yeryüzünün ve insanlığın sırlarına erişme güdüsü iki bilimadamının yollarının kesişmesine neden olur. Ancak bu iki bilginin kesişen yolları, onların dünyayı kavramada birbirlerinden bütünüyle ayrılan tutumları sonucu daha da ilgi çekici hale gelir. Bir yanda oluşturduğu matematik kuramları, astronomi keşifleri, sayılar ve manyetik alan teorileriyle yaşadığı şehirden hiç çıkmayan, Gauss; diğer yanda tüm Avrupa’yı, Güney Amerika’yı ve yaşamının sonunda Asya’yı keşfeden ve onlarca yeni bitki ve hayvana adını veren Humbolt. Bu iki bilimadamı birbirleriyle örtüşmeyen doğaları olsa da, tanıştıklarında ve birbirlerinin yaptıklarından duyumlar aldıklarında, aynı yolda ilerlediklerini ve aynı ışığı taşıdıklarını hissederler.&lt;br /&gt; Kehlmann gerçekten de ustaca kurulmuş bu romanda tarihte onlarcası bulunan iki önemli bilim figürünün gündelik yaşamlarına berraklıkla eğilmeyi ve romanın üzerini kaplayan felsefi temelleri ustaca kurgulamayı başarıyor. Özellikle Goethe’nin Faust’uyla bilinen Neptünizm’in sadık bir temsilcisi olarak Humbolt, yersiz yurtsuz yaşamının çoğunu mağaralarda, maden ocaklarında, balta girmemiş ormanlarda, ilkel kabileler arasında, dağlarda, sivrisineklerle ve kar fırtınalarına karşı mücadele vererek geçirirken, diğer yanda zekasını henüz sekiz yaşındayken kanıtlayan Gauss’un sayısız deneyleri, düşünme evreleri, ama yerleşik bir yaşamın dayattığı aile ve ev hayatının zihnine uyguladığı baskıyla başa çıkmak zorunda kalan ve yine yalnızlaşan bir adam rölüne giriyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-7033903148420315527?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/7033903148420315527/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=7033903148420315527' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7033903148420315527'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7033903148420315527'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/03/iki-neptunist.html' title='iki Neptünist'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Sc1Saf3mjDI/AAAAAAAAANA/MW-9g6PQdOk/s72-c/306429_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5750946144269124486</id><published>2009-03-20T03:38:00.000-07:00</published><updated>2009-03-20T03:42:27.084-07:00</updated><title type='text'>Şehir Yaşıyor</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/ScNyuqsENEI/AAAAAAAAAM4/YBveBu3HCoU/s1600-h/G%C3%A9rard_de_Nerval.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 148px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/ScNyuqsENEI/AAAAAAAAAM4/YBveBu3HCoU/s200/G%C3%A9rard_de_Nerval.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315218131285980226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir gün başka bir ülkeye ya da şehre düşer yolunuz ve o şehrin sokaklarını, insanların sizi süzen bakışlarını, üzerinizde derin izler bırakacak olan küçük ayrıntıları fark edersiniz. O ayrıntılar ancak düşlerinizde görebileceğiniz türde duygular hissettirir size. Ne gariptir şu soluk benizli adam, bir köşeyi tutmuş öylece bekliyordur; taşıdığı poşetlerde kuş yemleri, köpekler için kemikler ve kediler için ciğer bulunan yaşlı kadın, her sabah aynı saatte mutlu ediyordur hepsini. Kocaman tabelalarıyla küçük dükkanlar, cansız mankenleri daha o sabah gelen yeni giysilerle giydiren tezgahtarlarlar, kıvrımlı yollarıyla insanı kucaklayan kavşaklar ve buluşma yerleri olan meydanlar ve heykeller. Şehir her yeni güne uyandığında kıpır kıpır olur içiniz ve sonunda nefes almanın, yaşamanın, her gün ona katılmanın verdiği sevinçle başlarsınız güne. Sonra keşfedilmesi gereken bir labirent, bir ormanın patikalarında yürür gibi arşınlarız sokakları. Daha küçük bir şehirdeysek eğer hikayelerin, uçsuz bucaksız bir kentteysek eğer gizemlerin peşine düşeriz. Küçük şehirdeki, semtteki yabancılığımız hemen ele verir bizi, oysa büyük bir şehirde o yabancılığımız belki de aradığımız yalnızlığı daha kolay sunar bize.&lt;br /&gt; İşte böylesine romantik duygularla yolu İstanbul’dan geçmiş bir yazardır Gerard de Nerval (1808-1855). Kısa yaşamına çok sayıda şiir, önemli romanlar ve belki de ona asıl ününü kazandırmış olan Doğu’da Seyahat adlı bir kitap bırakmıştır geride. Fransa’da doğan Nerval, yirmi yaşında Faust’u çevirmiş, Goethe’yle tanışmış ve o da Chateaubriand gibi Doğu’ya bir yolculuğa çıkmıştır. Fransız kültürüne yönelik derlemeleri ve şarkıları bir araya getirmiş, masallar üzerine araştırmalar yapmıştır. Ölümünden sonra çok sayıda sanatçı onun yapıtlarından etkilenmiş, romantik dönemin bu önemli temsilcisi üzerine incelemeler yapılmıştır. Umberto Eco “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti” adlı uzun soluklu denemesinin ikinci bölümünü Gerard de Nerval’e, dolayısıyla “Sylvie”ye ayırmıştır. Uzun uzun anlatıcının konumunun nasıl biçimlendiğini, romandaki birden fazla sesin kime ait olduğunu bulgularken, çeşitli bilinç durumlarını da ortaya koyar. Yapıt o kadar önemlidir ki, birkaç sömestr boyunca öğrencileriyle yalnızca bu romanı tartışmaktan geri durmaz. Marcel Proust’un da Eco’dan 60 yıl kadar önce yazdığı derinlemesine bir Nerval yazısı vardır. Onu kalıpların içine sokmaya çalışanlara karşı çıkan ve  onu yücelten bir yazıdır bu. Dehasının ve sanatsal yeteneklerinin sınırları henüz tam olarak anlaşılamamış bir yazardır Nerval.&lt;br /&gt; Ne şanslıyız ki, Doğu yolculuğunun önemli bir kısmı ülkemiz topraklarında geçer Nerval’in. İzmir’in, İstanbul’un havasını solurken, tıpkı Chateubriand gibi kendini Binbir Gece Masalları’nda gibi hisseder. Gördüklerinden, halkın yaşayışından, Sultan Abdülmecid’e yanlışlıkla selam vermesinden, etrafta dolaşan başı boş köpeklerden, halkın kendi halinde yaşayışından, azınlıkların kendi kuralları içinde özgürce yaşamalarından, gece hayatından, mezarlıkların düzeninden o kadar etkilenir ki, Mısır’da gördüğü yaşam enerjisinden yoksun, ölgün topraklar yüzünden oluşan önyargısı giderek hafifler. Hatta öyle ki, bir ara İstanbul’da yaşamak için girişimleri olur ve giysilerini değiştirerek İranlı bir tüccar kılığına girer. Galata iskelesine çıkar çıkmaz ilk izlenimlerini günlüğüne şöyle geçirmiştir, Nerval:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Ne garip bir kent Konstantinopolis! İhtişam ve sefalet, göz yaşları ve sevinç; başka yerlerdekinden çok daha fazla keyfi davranış, ama aynı zamanda da daha fazla özgürlük var burada; dört farklı halk birbirinden çok da nefret etmeden birlikte yaşıyorlar. Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler, aynı toprağın evlatları olan bu insanlar, bizim çeşitli taşra halklarımızın ya da farklı taraftar gruplarının beceremediği gibi değil, çok daha fazla hoşgörü gösteriyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sosyal yaşamın bu birlikteliği, kuralların kesinliği, insanların kavgasız gürültüsüz, kültürlerin iç içe yaşaması ve hoşgörü onu etkileyen başlıca unsurlardır. Ama hoş olmayan olaylarla da karşılaşır, Nerval. Bir idam olayına tanık olur ve bu olayın nedenlerini etraflıca araştırır. Sonraki gözlemlerini cenaze alaylarına, papazların, imamların, askerlerin, hahamların gün içinde birbirleriyle kesişen yollarına, ama belki de üzerine en keskin gözlemlerini Sultan Abdülmecid’e ayırır. Siyasi ve bir insan olarak Sultan’ın portresini duygularıyla ve zihniyle kavramaya çalışır. Nerval’e göre Sultan imparatorluktaki en yalnız adamdır. Her gün tebaasına görünmek için arabasıyla şehirde dolaşmak zorundadır. Yasal olarak evlenemez, yalnızca kölelerle evlenebilir ve halk tarafından kimi hoşnutsuzluklarda kendisinin de bir kölenin oğlu olduğu yoluyla eleştirilir.&lt;br /&gt; Bir Rum köyüne, hanlara, Ramazan ayı dolayısıyla şenliklere katılan Nerval, bütün bir gecesini bir Karagöz gösterisine ayırır. Karagöz İffet Kurbanı adındaki oyunu sayfalarca anlatarak, aşırı bir argoyla çocukların, kadınların izlediği bu oyunun mesajlarına şaşırır. &lt;br /&gt; Bir başka ilginç sahne su satılan dükkanlardır. Günümüz İstanbul’unda da görmeye alışık olduğumuz su istasyonlarının ilk halidir buraları.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; “Bu tür dükkanlarda, çeşitli ülkelerin ve farklı yılların suları satılır. Sultanın içtiği biricik su olduğu için Nil suyu en beğenilenidir; bu su, İskenderiye’nin sultana vermek zorunda olduğu verginin bir bölümünü oluşturur. Bereketi, bolluğu sağladığına inanıldığı için çok ünlüdür. Yeşilimsi ve acımsı olan Fırat suyu, zayıf ve dirençsiz bünyelerin gözdesidir. Çok tuzlu olan Tuna suyu, enerjik mizaçlı erkeklerin hoşuna gider. Yıllanmış sular da vardır. Mantarla kapalı ve mühürlü şişelerde satılan 1833 tarihli Nil suyu çok pahalıya satılmaktadır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Nerval rotasını eski Türk geleneklerini hala koruyan, Asya’lı Üsküdar’a, dervişlerin tekkesine çevirir. Şehrin karmaşık dinsel yapısı Üsküdar’da iyice belirginleşir. Bir kahvehanede karşılaştığı ve hikayeci olarak adlandırdığı bir meddah ise, anlatımı neredeyse iki hafta süren ve oturumlarla devam eden Saba Melikesi ile Cinler Prensi Süleyman’ın Hikayesi adında bir öykü anlatır. Gerçekten de Nerval’in İstanbul’unun olağanüstü sonlanışınının harika bir metaforudur bu öykü.&lt;br /&gt;  Bir romantik yazarın yaşadığımız topraklar üzerine derinlikli gözlemlerini merak edenler için Doğu’da Seyahat, raflardaki yerini almalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu yazı Kamil Koç-Yolculuk dergisinde yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5750946144269124486?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5750946144269124486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5750946144269124486' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5750946144269124486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5750946144269124486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/03/sehir-yasyor.html' title='Şehir Yaşıyor'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/ScNyuqsENEI/AAAAAAAAAM4/YBveBu3HCoU/s72-c/G%C3%A9rard_de_Nerval.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-1537132431182166450</id><published>2009-03-02T15:48:00.000-08:00</published><updated>2009-03-02T15:51:04.798-08:00</updated><title type='text'>Anı Koleksiyoneri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Saxw1RR6yuI/AAAAAAAAAMY/RIgdcpl23rY/s1600-h/2101.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 156px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Saxw1RR6yuI/AAAAAAAAAMY/RIgdcpl23rY/s200/2101.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5308742121236908770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm yaşamı mücadele ile geçmiş bir insanın, bu yaşamı değerli kılmak için çok fazla çaba sarfetmesine gerek kalmaz. Onurlandırılmış bu insanlar, mücadelelerin ürünleriyle bir çeşit trajedi kahramanı gibi tanrılar katına yükselirler. Orada kendi dokunulmazlıkları içinde “saygı” halesiyle çevrelenirler. Ancak bu tanıma uymayan ve bu değeri kendi anlayışıyla yerle bir eden insanlar da vardır. Onlar Herman Broch’un dediği gibi kendi ölümlerinin anlamını bilerek yaşlanan kişilerdir. Erdal Öz, yaşamı boyunca kendi kişisel tutumunun bir sonucu olarak bu saygı halesini, koca bir yarım asır mührüyle imzalamış ender insanlardan biridir. Hem öykücülükteki, hem de kurduğu yayınevinin başarısı bunun kanıtlarıdır. 50 kuşağının önemli bir üyesi olarak, bir yandan Türk Edebiyatı’na yön veren iki önemli kutbun içinde biçim ve uslup tartışmaları yapmış, diğer yandan 80’lerin başında kurduğu Can yayıneviyle de Butor, Cortazar, Calvino, Walser gibi çok önemli yazarlarla erken tanışmamızı sağlamıştır. &lt;br /&gt;Erdal Öz, destansı bir yaşam sürmüş insanlardan değildir. Onu büyük tutkuların, kahramanların sahip olduğu hırsların ve entrikaların içinde asla göremezsiniz. Yaşamın büyük insanlardan yana olduğu gerçeğini, ama edebiyatın küçük insanların dünyasından doğduğunu bilir. Galatasaray’daki yayınevinden çıkıp, balık pazarına uğrayıp, peynir, salata ile süslenmiş ve rakıyla taçlanmış bir akşamın konuğudur o. Bu tutkusu onu keyif verici sohbetlere, anıların kimi zaman buruklaşan denizine ve gelecek için hiç tükenmeyen bir umuda sürükler. &lt;br /&gt;Bazen birinin anıları bir dönemi tanımlamaya yetmeyebilir, ama iyi bir koleksiyoncuysanız, onların paha biçilmez değerde olduğunu bilirsiniz. Bu anılar yalnızca bir kez ve yalnızca size anlatıldığı için bir çeşit sır gibidirler. Onları biriktirmek, parlatmak kronolojik bir sıraya koymak ve kimi zaman onları düşünüp eğlenmek istersiniz. Bu anılara konu olan kişilerle karşılaştığınızda onlar hakkında bildikleriniz bir çeşit güç katar size.  Erdal Öz tam bir anı koleksiyoneridir. Türk Edebiyatı’nın bütün önemli isimleriyle bir biçimde ilişki kurmuştur. Bu anıları anlatırken aynı zamanda kendisi de daha küçük koleksiyonerlerce sahiplenilmiştir. İşte Erdal Öz’ün yalnızca bir kez anlattığı anılar vardır ve bunlardan bir kaçına sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-1537132431182166450?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/1537132431182166450/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=1537132431182166450' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1537132431182166450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1537132431182166450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/03/koleksiyoneri.html' title='Anı Koleksiyoneri'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/Saxw1RR6yuI/AAAAAAAAAMY/RIgdcpl23rY/s72-c/2101.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-385073103375537611</id><published>2009-02-23T09:18:00.000-08:00</published><updated>2009-02-23T09:25:18.494-08:00</updated><title type='text'>Güney’den Kuzey-Kuzey Doğu’ya</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SaLbEEjYzQI/AAAAAAAAAMI/eJH3ooWL5js/s1600-h/alef9789944494120_tn.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 215px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SaLbEEjYzQI/AAAAAAAAAMI/eJH3ooWL5js/s320/alef9789944494120_tn.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306044173983993090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney’den Kuzey-Kuzey Doğu’ya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollandalı yazar Annejet van der Zijl’in 2004’te yayımlanan Sonny Boy adlı romanı, yalnızca Hollanda’da 250 binlik bir satış rakamına ulaşarak şaşırtıcı bir başarı kazandı. Roman yüzyıl başında, dünya ekonomisinin bunalımda olduğu ve her şeyin karmaşık bir durumda bulunduğu Hollanda’lı Rika ve Surinamlı Waldemar arasındaki imkansız bir aşk hikayesine dayanıyor. Yalnızca Rika ve Waldemar demek yeterli, çünkü gerçekten de kahramanlık anlayışımızı yeniden düşünmemize neden olacak iki sıradan insanın hikayesi bu.&lt;br /&gt;Surinamlı iyi yetişmiş bir genç olan Waldemar’ın ülkesininin parlak nehirlerini, uçsuz bucaksız gökyüzünü terk ederek özgürlük için gittiği Holanda’da, dört çocuklu, Protestan kocasını terk etmiş ve kendisinden on yedi yaş büyük olan Rika’yla ve gri bir gökyüzüyle karşılaşmasıyla başlıyor öykü. Rika o kadar güçlü ve inatçı bir kadın ki, yaşadığı yasak aşkı bütün baskılara karşın savunabiliyor. Çocuklarının eski kocası tarafından elinden alınması, yaşam koşullarının giderek zorlaşması, Waldemar’a karşı gösterilen hoşgörüsüzlük derken, bütün bunların üstesinden gelecek bir şey oluyor: Waldy, yani Sonny Boy doğuyor. Artık bu mutlu çift, kendi küçük pansiyonlarında huzur içinde gelecek planları yapabilirler ve mutlu olabilirler. Ama öyle olmuyor. Yaklaşan savaş yüzünden bir anlamda direnişin bir parçası oluyorlar ve her biri bir başka yere sürükleniyor.&lt;br /&gt;Bu hüzünlü aşk hikayesinin yaratıcısı Annejet van der Zijl usta bir biyografi yazarı. Hollanda’nın en önemli çocuk edebiyatı yazarı olan Annie Schmitd’in yaşamını anlattığı Anna adlı romanının kazandığı başarıdan sonra gazeteciliği bırakmış ve kendini romanlarına adamış. Bu sayede kendi istediği insanları, hatta kimsenin tanımadığı insanları anlatabileceğini düşünüyor ve onların otobiyografilerini, günlüklerini okumaya başlıyor. Sonny Boy’un hikayesine ulaşması da bu sıralarda oluyor. Bizzat Sonny Boy’un kızı tarafından anlatılan bu etkileyici hikayeyi on yıl sonra araştırmaya karar veriyor ve böylece günlükler, tutanaklar, Nazi arşivleri, Surinam’daki nüfus kayıtları, fotoğraflar derken tarih içinde yeni bir tarih böylece ortaya çıkıyor. Ancak yazarın bu araştırmayı yaparken karşılaştığı gerçekler, tarih kitaplarında okutulanlardan o kadar farklı ki, hikayeyi anlatırken o klişelere de saldırması gerektiğini düşünüyor. Belki de bütün bu mutsuzluğun kaynağını onlarda gördüğü için. Hollanda’nın sömürge tarihine, oradan İkinci Dünya Savaşı’nın üstü örtülmüş pekçok yönünü aydınlatmayı ve cesurca sorular sormayı ihmal etmeyen yazar, bir yapboz gibi oyuna dönüşen bu romanda yaşamın kıyılarında dolaşan insanları onurlandırma yolunu seçiyor.&lt;br /&gt;Annejet van der Zijl başlangıçta suç kavramıyla ilgilenirken, insanları yanlış seçimler yapmaya iten koşulları da araştırmak istiyor. Hikayenin, aradığı pekçok yanıtı bütünüyle kapsadığını anlayınca, hem Hollandalıların sömürge döneminde işledikleri suçları hem de Nazilerin etkisinde Yahudi Avcılığı yapmalarının nedenlerini ortaya koyuyor. İşgal sırasında yaşananlar yazarın kapsamlı araştırmaları sonucunda aydınlanıyor. Bunlar içinde bazı bilgiler bugün bile ilgi çekici hale gelebiliyor. Sözgelimi Philips şirketinin Almanlar için üretim yapmaları, ama buna karşılık pekçok Yahudi’nin işçi olarak çalışmasını sağladığını, bazı direnişçilerin prensip olarak Yahudilere her türlü yardımı reddettiğini, buna neden olarak da İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında bütün felaketleri üzerlerine çeken bir halk olduğuna inandıklarını öğreniyoruz. Yahudileri Avlayan Hollandalılar’ın her Yahudi için ayrıca para aldığını, Yahudileri koruyan kimi ailelerinse bu işi yalnızca para karşılığı için yaptıklarını.&lt;br /&gt; Ardından hikayenin gerçek kahramanı Sonny Boy’un torunlarıyla birlikte yaşadığı bir Avrupa düşüncesi var. Bir zamanlar içlerindeki tüccar ruhla birlikte Güney’in bütün hazinesini kendi refahına harcayan ve köle ticaretine başlayan bir Avrupa’dan söz etmek gerekiyor. W.G. Sebald’ın ya da Claudio Magris’in kişisel tarihin önemi düşüncesiyle yazdığı Satürn’ün Halkaları ya da El Yordamıyla adlı romanlarını anımsayalım. Tarih kitaplarında yer almayan bazı bilgiler gerçekten de insanın tüylerini ürpertiyordu. İngilizlerin Çin’de, Belçikalıların Kongo’da, Danimarkalıların Tazmanya’da yaptıkları katliamların gün ışığına çıkma zamanı gelmişti. Şimdi yeni bir yönelimle yalnızca İkinci Dünya Savaşı’nı değil, sömürgelerde neler olup bittiği de tüm Avrupayı ilgilendirir durumda. Andrea Levy, Uzodinma Iweala gibi yazarlar ailelerinin tarihlerini yazıyorlar Çünkü yeni nesiller, gerçekten atalarının başlarına ne geldiğini anlamak istiyorlar. Avrupa’nın hangi temeller üzerinde kurulduğunu ve toplumsal bilinçsizliğin nasıl bulaşıcı hale geldiği savaş yıllarını. Bütün bunlar romanın kahramanları Rika’yı, Waldemar’ı ve Sonny Boy’u Avrupa’nın asıl sahiplerini daha da önemli kılıyor.&lt;br /&gt;Rika bitmek bilmeyen sonsuz sevgisi, çocuklarına duyduğu özlem, mektuplarındaki ihtiyatlı tavırları, pansiyonunda memnun ettiği müşterileri, karşılaştığı her insanda uyandırdığı hayranlık, ne olursa olsun en küçük bir endişe taşımayan gözleri ve kocası Waldemar’a duyduğu aşkla varolurken, Waldemar hayalini kurduğu özgür bir dünyada tutunabilmenin, her şey terslik içinde giderken bile yumuşak kişiliğini yitirmemenin, toplama kampında bile bilgisi ve gücüyle insanları hayran bırakmanın onuruyla yaşıyor. Sonny Boy ise her şey bittikten sonra kendisine bırakılmış koca bir Avrupa’da geçmişinin bulanık izlerini bir düş gibi anımsamaya devam ediyor. &lt;br /&gt;Roman yayımlandığında Sonny Boy yetmiş beşinci yaşını kutluyordu ve bu kitap onun alabileceği en güzel hediyeydi. Ailesinin kaybından sonra sert bir mizaca bürünmüş, yaşamı göğüslemek için kararlı, güçlü ama yalnız bir çocuk olarak kalmıştı. Onların nasıl öldüklerini ancak kitabı okuduğunda öğrenebilecek, yazar Annejet van der Zijl’e dediği gibi, “sen bana, anne ve babamı geri verdin.” diyecekti.&lt;br /&gt;Sonny Boy tüm insanlığı ilgilendiren gerçek bir hikaye. İyimserliğe daha fazla gereksindiğimiz şu çağda, savaşların yok ettiği binlerce insanın bir anlamda zafer türküsü. Fassbinder’in Korku Ruhu Kemirir adlı oyunu, Marleen Gorris’in Antonia’nın Yazgısı adlı filmi Sonny Boy’la aynı paydada birleşiyorlar. Tabular, hoşgörüsüzlükler ve klişeler bir an önce yok edilmeli ve geriye yalnızca sevginin birleştirici gücü kalmalı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-385073103375537611?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/385073103375537611/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=385073103375537611' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/385073103375537611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/385073103375537611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/02/sonny-boyun-yazar-annejet-van-der-zijl.html' title='Güney’den Kuzey-Kuzey Doğu’ya'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SaLbEEjYzQI/AAAAAAAAAMI/eJH3ooWL5js/s72-c/alef9789944494120_tn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-6579422610668130135</id><published>2009-02-23T09:13:00.000-08:00</published><updated>2009-02-23T09:16:25.500-08:00</updated><title type='text'>Okuyucu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SaLZ1pl4ePI/AAAAAAAAAMA/xVi1xIyatVI/s1600-h/the_reader.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 127px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SaLZ1pl4ePI/AAAAAAAAAMA/xVi1xIyatVI/s200/the_reader.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306042826716903666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; Kendime neden Schlink’i bu kadar çok sevdiğimi soruyorum. Gordiyon Fiyongu’ndaki hızlı, derinlikli ve kurgu ustalıklarıyla dolu üslubu yüzünden mi, yoksa Aşk Kaçışları’ndaki kimi zaman bana ağır gelen, ama her birinin taşıdığı geçmişle hesaplaşma, ilişkiler, bölünmeler, orta yaş ve yaşlılık gibi güçlü temalarla sarmalanmış öyküleri yüzünden mi?  Sanırım bu sorunun yanıtı iki farklı kitabı durulaştıran ve tamamlayan “Okuyucu” yüzünden. Aşk Kaçışları’nın hemen ilk öyküsünde, geçmişle, babasıyla ve Nazi Almanya’sıyla hesaplaşan bir gencin hikayesini okurken gencin bulduğu çözüm bana iyimser gelmişti. Ardından yaşlı bir adamın karısının ölümünden sonra onu aldattığını öğrenmesiyle gelişen olaylar bana daha da karanlık şeyler hissettirmişti. Aynı anda  ilişkide bulunduğu üç kadına da aynı kartpostalı yollayan adamın öyküsü de beni kendi yaşamındaki kimi olayları daha iyi anlamamı sağladığı için ilgilendirmişti. Böylece Schlink’in bir edebiyatçıdan çok, içinde bir “yaşam bilgesi” taşıyan biri olduğunu ve anlatmak istediğini “edebiyat yapmadan” çok iyi anlatabildiğini anladım. Okuyucu da, Aşk Kaçışları’ndaki ilk öyküyle benzer bir tema izliyor, ama bunu faklı bir biçimde geliştiriyor: &lt;br /&gt; İlk gençlik yılları insanı tutkularla çevreler. Bu zamanlarda yaşıtlarından farklı deneyimleri tatmış olanlar, onları kendilerine bahşedilmiş hazineler gibi saklamak isterler. Bu gizli hazinede insanın içine parlayan bir yön vardır. Mimikler, jestler ve bakışlar asla bu hazinenin varlığını imlemezler. Başkaları tarafından bu durumun sezilmesi bile hazinenin paylaşılması tehlikesini doğurur. Oysa saklayıcının içindeki tutku kendini yitirmişçesine hazinenin bekçiliğini yapmaya kararlıdır. Ama saklayan için başka bir tehlike de, hazinenin, biri tarafından saklandığını düşünmemesidir. Hazineyi yitirme tehlikesi her zaman vardır. Dahası bu tehlike hazinenin kendisinde bulunduğu halde, saklayan bunun farkında değildir. Gün gelir hazine gitmeye karar verir. Bu öyle alınmış ve karşılıklı konuşulmuş bir karar değildir. Yalnızca gider. Öyle bir oyuna dönüşür ki bu, saklanan ve saklayan çoğu zaman durmadan yer değiştirir. Çevredekiler, bu garip tutumları ve davranış bozukluklarını bir tür çelişki olarak algılarlar. &lt;br /&gt;Oysa, Maeterlinck’in dediği gibi hem, “bir şeyi ele geçirir geçirmez, ne tuhafsa değerini yitirdiğini görürüz onun,” öte yandan, o şeye sonsuza kadar bizimle olmasını istercesine sahipleniriz. Gençliğinde böyle bir hazineyle karşılaşmış Michael Berg, bu iki durumu da açıklıyor bize:&lt;br /&gt;“Hanna’yı küçük bir kovuğa kapamıştım; benim için önem taşıyan, bana bir şeyler veren ve uğrunda bir şeyler yaptığım bir kovuktu bu, ama hayatımdaki bir yer değildi.” &lt;br /&gt;Çünkü, yaşamın bildik akışıyla evlenip boşanmıştır Berg; bir kızı olmuş onu yatılı okula yollamıştır. Kendisi işleri için çalışmıştır, ama ölümüne kadar Hanna’nın “okuyucusu” olmaya devam etmiştir. &lt;br /&gt;Schlink’in dili o kadar duru ki, şefkat arar bir okur, satır aralarından asla çıkmak istemiyor. Schlink’in kurgu gücü o kadar sağlam ki, bunca ayrıntıyı romanın sonunda nasıl toparladığına şaşırıyor okur. Schlink’in bilgeliği o kadar bizden yana ki, yaşamının sonuna dek bir iç ses olarak hep görüyor ve duyuyor onu okur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte romandan bazı alıntılar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Bayan Schmitz’e gitme cesaretini nereden bulduğumu bilmiyorum. Ahlaki eğitimim, bir anlamda ters mi tepmişti acaba? Eğer arzuyla dolmuş bakış, arzunun doyurulması kadar kötüyse; eğer isteyerek hayal kurmak, hayal edilen edim kadar kötüyse – o halde neden doyurulmasın o arzu ve neden hayal edilmesin o edim? Günahkar düşüncelerimden kurtulamadığımı her geçen gün görüyordum. O zaman günahkar edimi de arzular oldum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düşünürüm, bir sonuca varırım, bu sonucu bir kararla pekiştiririm ve eyleme geçmenin bir kararı izlemesi olası, ama izlemek zorunda olmayan başlıbaşına bir iş olduğunu anlarım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoksa bu hüzün daha sonraları ortaya çıkan ve baştan beri orada oldukları ancak sonradan anlaşılan şeylerin bilgisi mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama rengini belli etmekten kaçınan kişi ne yaptığını çok iyi bilir. Ve yadsımak da, ilişkinin altındaki toprağı en az ihanetin gösterişli türevleri kadar kaydırır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğer insan öteki için neyin doğru olduğunu ve ötekinin bunu görmemekte direndiğini biliyorsa, onun gözlerini açmayı denemelidir. Son sözü ona bırakmalı, ama onunla konuşmalıdır; onunla, onun arkasından bir başkasıyla değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Burada kaçış, geçmişle uğraşmak değil, izlerini taşıdığımız ve birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bir geçmişin mirasına karşı kör kalan bir kararlılık içinde günümüze ve geleceğe yoğunlaşmak anlamına gelir tam da.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Odysseus, kalmak üzere değil, yeniden yollara koyulmak üzere döner geriye.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-6579422610668130135?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/6579422610668130135/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=6579422610668130135' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6579422610668130135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6579422610668130135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2009/02/okuyucu.html' title='Okuyucu'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SaLZ1pl4ePI/AAAAAAAAAMA/xVi1xIyatVI/s72-c/the_reader.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-2858507008716068791</id><published>2008-12-21T13:48:00.000-08:00</published><updated>2009-10-11T02:07:59.384-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Melville'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Henry James'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dünyanın En İyi Romanları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Faulkner'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cervantes'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Thomas Bernhard'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Stendal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dostoyevski'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gunter Grass'/><title type='text'>Dünyanın En İyi 50 Romanı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SU7AP7HAB1I/AAAAAAAAALY/Id-moX4L71U/s1600-h/n811360233_2311941_1546.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SU7AP7HAB1I/AAAAAAAAALY/Id-moX4L71U/s200/n811360233_2311941_1546.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282370792749795154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.Henry James-Bir Kadının Portresi&lt;br /&gt;2.Cervantes-Don Quijote&lt;br /&gt;3.Melville-Moby Dick&lt;br /&gt;4.Dostoyevski-Karamazof Kardeşler&lt;br /&gt;5.Grass-Teneke Trampet&lt;br /&gt;6.Bernhard-Eski Ustalar&lt;br /&gt;7.Faulkner-Ses ve Öfke&lt;br /&gt;8.Stendhal-Kızıl ve Kara&lt;br /&gt;9.Canetti-Körleşme&lt;br /&gt;10.Kafka-Amerika&lt;br /&gt;11.Hardy-Çılgın Kalabalıktan Uzak&lt;br /&gt;12.Vidal-Burr&lt;br /&gt;12.Vidal-Lincoln&lt;br /&gt;13.Calvino-Bir Kış Gecesi&lt;br /&gt;14.Marquez-Yüzyıllık Yalnızlık&lt;br /&gt;15.Perec-Yaşam Kullanma Klavuzu&lt;br /&gt;16.İnfante-Kapanda Üç Kaplan&lt;br /&gt;17.Tim Parks-Kader&lt;br /&gt;18.Sebald-Satürn'ün Halkaları&lt;br /&gt;19.Salinger-Gönül Çelen&lt;br /&gt;20.Dos Passos-Önemli Adam&lt;br /&gt;21.Strindberg-Açık Deniz Kıyısında&lt;br /&gt;22.Pirandello-Mathia Pascal&lt;br /&gt;23.Highsmith-El Sürçmesi&lt;br /&gt;24.Bernheim-Onun Karısı&lt;br /&gt;25.Echenoz-Ben Gidiyorum&lt;br /&gt;26.Coe-Uyku Evi&lt;br /&gt;27.Rendell-Kalp Taşları&lt;br /&gt;28.Mann-Büyülü Dağ&lt;br /&gt;29.Broch-Bilinmeyen Değer&lt;br /&gt;30.Gombrowicz-Ferdydurke&lt;br /&gt;31.Kafka-Şato&lt;br /&gt;32.Dostoyevski-Suç ve Ceza&lt;br /&gt;33.Sillenpaa-Kutsal Yoksulluk&lt;br /&gt;34.Bernhard-Yok Etme&lt;br /&gt;35.Chesterton-Bay Perşembe&lt;br /&gt;36.Brehal-Gecenin Anlamı&lt;br /&gt;37.Faulkner-Abşalom Abşalom&lt;br /&gt;38.Joyce-Sanatçının Portresi&lt;br /&gt;39.Musil-Törless&lt;br /&gt;40.Robert Walser-Jacop von Gunten&lt;br /&gt;41.Novalis-Henrich von Ofterdingen&lt;br /&gt;42.Goethe-Gönül Yakınlıkları&lt;br /&gt;43.Flaubert-Madam Bovary&lt;br /&gt;44.Tanpınar-Huzur&lt;br /&gt;45.Tsipkin-Baden Baden'de Yaz&lt;br /&gt;45.Lee-Bülbülü Öldürmek&lt;br /&gt;46.Schlink-Selb Üçlemesi&lt;br /&gt;47.Baricco-Kent&lt;br /&gt;48.Döblin-Berlin Alexanderplatz&lt;br /&gt;49.Proust-Çiçek Açmış&lt;br /&gt;50.Austen-Emma&lt;br /&gt;51.Woolf-Deniz Feneri&lt;br /&gt;52.Butor-Değişme&lt;br /&gt;53.Frisch-Stiller&lt;br /&gt;54.Anonim-Yanık Njall'ın Sagası&lt;br /&gt;55.Santos-Sessizlik Zamanı&lt;br /&gt;56.James-Güvercinin Kanatları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(sıralama değişkendir)&lt;br /&gt;Günay-Fatih&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-2858507008716068791?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/2858507008716068791/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=2858507008716068791' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2858507008716068791'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2858507008716068791'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/12/dnyann-en-iyi-50-roman.html' title='Dünyanın En İyi 50 Romanı'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SU7AP7HAB1I/AAAAAAAAALY/Id-moX4L71U/s72-c/n811360233_2311941_1546.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-7636495123776775355</id><published>2008-12-21T13:37:00.000-08:00</published><updated>2008-12-21T13:43:16.674-08:00</updated><title type='text'>İyi bir Kafa</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SU63k6G7YiI/AAAAAAAAALI/yXaXGwgvDAg/s1600-h/satirlar_arasi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 124px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SU63k6G7YiI/AAAAAAAAALI/yXaXGwgvDAg/s200/satirlar_arasi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282361257653658146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Demiralp adını ilk kez Sadık Hidayet sayesinde duymuştum. O zamanlar yutarcasına okuduğum Hidayet’in Kör Baykuş’u üzerine bir kitabı yayımlanmıştı YKY’den. Kitabı biraz evirip çevirmiş, böylesi bir çalışmanın kitapla okur arasına girmemesi gerektiğini düşündüğümden elimden hemen bırakmıştım. Ama hemen önce sayfalarını karıştırmış, kitabın girişine bakmış ve kendimden yaşça belki bir on yaş büyük olduğunu düşündüğüm Demiralp’i biraz da küçümseyerek belleğimin bir köşesine yazmıştım. Elbette bu küçümsemenin altında, böyle bir çalışmanın kendimce yapılmamış olmasından kaynaklanan bir kıskançlık yatıyordu. Bunu şimdi kendime itiraf edebilirim. Ayrıca Eco’nun Raymond Radiguet’e duyduğu kıskançlığı belirtirken, hemen ardından Kant’ı örnek gösterip avunmasını da burada anmak isterim.&lt;br /&gt;Çok sonra öğrendim kim olduğunu. Kutup Noktası, Okuma Defteri ve Tanrı Bakışlı Çocuk’u görünce kitaplarının, yazılarının peşine düştüm. Hatta şunu baştan söylemeliyim, o nefis denemelerini yazarken yalnızca yirmili yaşların başında olmasından dolayı gerçekten kıskandım onu. Böylesi genç bir yaşta, bu kadar fazla ilgi alanı ve derin bilgi, beni kendisine hayran bırakmaya yetti diye düşündüm. Kimi seviyorsam, kimle ilgileniyorsam, kimin çevrilmemiş romanından bahsediliyorsa, bu parlak zihnin sonsuzluğunda hepsini bulmak olasıydı. Öyle ki, yalnızca sıraya konmuş bir geçit töreni gibi değil, karmaşık ve göndermelerle dolu zenginlikteydi bu metinler. Ve bütün bu eşsizliği, kusursuz bir Türkçe zenginliğine borçluydu. Onun yazılarına deneme demek anlamsız olurdu. Akademide öğrendiğimiz bilimsel araştırma teknikleriyle yazıldıkları öne sürülemezdi. Sayfalar boyu sürülen, sürülmekten yorgun düşen at arabaları gibi değildi. Dipnotlar, alıntılar denizleri yoktu bu yazılarda. Romanların, öykülerin, resimlerin ve söylencelerin durulduğu ve kimi zaman çoştuğu yep yeni bir mekan vardı. Bu çok kapılı mekanların anahtarlarından biri mutlak içiri girmenizi kolaylaştırıyordu. Türk Edebiyatı’na bu kadar hakim olurken, hangi kafa olur da dünya edebiyatının, felsefesinin ve genel olarak kültür ve sanat yaşamının hakkını verir diye düşünüyordum.&lt;br /&gt;Onu bir yerlere koymaya çalıştım önce. İddia ederim Cevdet Kudret’ten iyisi yoktur diye. Hem geleneksel Türk Edebiyatı’na katkısından dolayı, hem de çok başarılı olan bir roman üçlemesi yazdığı için, Kudret’i yere göğe sığdıramam. Ataç’ın ağzının payını verebilen tek kişi olduğunu düşünürüm. Hem de basit bir örnekle. Akıl yerine ‘us’u öneren Ataç’a karşı, Akıl’ın dilden atıldığında, onunla ilgili her türlü deyimin de atılması gerektiğinin ve bunun kabullenemez oluşunu dile getirdiği için. Sonra az da yazsa Ada’sıyla ve başkaca yazılarıyla sevdiğim Akşit Göktürk vardır. İşte Demiralp’i de bu iki isimle birlikte anmam gerekir, onların yanında ve onlar kadar değerli.&lt;br /&gt;Son yayımlanan kitabı “Satırlar Arasında Aylaklık” zaman içinde yazdığı denemelerden, incelemelerden oluşuyor. Kleist’tan popüler bir TV. dizisine, Yusuf Atılgan’dan Bernhard’a bir seçicinin keyif anlarına tanık oluyoruz. Onun aylaklık olarak adlandırılan bu eylemlerini bir flaneur’un gözlemleri olarak yorumlamak gerekir. Yalnızca gözlemlemek, yargılamak ve indirgemek için yapılmaz bu yorumlar. Aynı zamanda yoğun bir biçimde duyumsanan bir haz alma eyleminden de bahsedilebilir. Ondaki bu haz alma duygusunun paylaşımcı yanı, çıkarsamaların zekice kıvrılan köşelerinde okura da yer açar ve onu kucaklamak için türlü yerlere görünümler bırakır. Adorno’nun melodisi ve Benjamin’in sık dokunmuş kumaşları akla gelir. Demiralp’in okumalarında ayırt edici bir özellik de herhangi bir yazarın tüm yapıtlarını, onun küçük çevresini, yaşam alanlarını ve beslendiği koca bir dünyayı gözlemliyor oluşudur. Ancak bir yazarın tüm yapıtlarından haberli oluşu, her zaman tüm yapıtları hesaba katmasını gerektirmez. Bir yapıtın küçük bir parçası bir anlamlar yumağı doğurmaya yeter. ‘Bu etkili kendi kendini sınırlama için öyle çok cesaret ve öyle çok düşünce gücü gerekir ki, bu yüzden son derece ender olarak bunlar gerçekleştirilir.’ Böylece iyi bir kafanın kendini sınırlamadan, parçalardan ya da bütünden, bir sokağın başından ya da sonundan farklı anlamlar çıkarabileceği gerçeği ortaya çıkar. Flauner’in dansıdır bu. İyi bir kafa, işaret eden bir kafadır. Okumalarında ve düşünsel edimlerinde çıkmazları, açmazları bulan kafadır. Kral yollarını değil, dar patikaları işaret eden kafadır. Çünkü vaadsiz yapılır bu klavuzluklar, budalalık içermezler.&lt;br /&gt;Şimdi bu küçük yazıyı okusa, hoşuna gider miydi, diye düşünüyorum. Onu okurken çoğu kez buluştuğumuz yazarların sofrasında, kerelerce aynı köşeleri tuttuğumuzu bilse ne yapardı diye... bu Bernhard kokan cümleleri ayrımsadığında küçük bir tebessümü bahşeder miydi?&lt;br /&gt;Bütün bu sorular belki bir gün yanıt bulur. İştah açan ve insanı hep daha derinlere götüren patikaların yolalıcısı olarak, Oğuz Demiralp’e saygılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-7636495123776775355?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/7636495123776775355/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=7636495123776775355' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7636495123776775355'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7636495123776775355'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/12/iyi-bir-kafa.html' title='İyi bir Kafa'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SU63k6G7YiI/AAAAAAAAALI/yXaXGwgvDAg/s72-c/satirlar_arasi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-253484551172053948</id><published>2008-12-19T16:01:00.000-08:00</published><updated>2008-12-19T16:02:47.613-08:00</updated><title type='text'>Ben Hamlet’tim.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SUw2A1VK8yI/AAAAAAAAALA/r5DRgqOKa2E/s1600-h/muller_22.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 123px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SUw2A1VK8yI/AAAAAAAAALA/r5DRgqOKa2E/s200/muller_22.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281655850942526242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 1929’da Almanya’da doğan Müller, Brecht sonrası dönemin en önemli yazar ve yönetmenlerindendir. 1970’de önce Berliner Ensamble’a sonra da 1976’da Berlin Volksbühne’ye dramaturg olduktan sonra, 1993’te Berliner Ensamble’ın yönetimine geçmiştir.&lt;br /&gt; Tiyatrosunun temelinde Brecht’in fikirleri yatmaktadır. Ancak onun da bir mit statüsüne yükseldiğini fark ederek: “Brecht’i onu eleştirmeden yararlanmak ihanettir,” sözü önemlidir.&lt;br /&gt; Brecht’in yanısıra Müller’i etkileyen pek çok etken vardır. İçinde yaşanılan dünya ve o dünyanın işlemekte olan sistemiyle ilgili ciddi endişeler içindedir. Ona göre modernizm kuramsal anlamda başarılı, somut anlamda başarısızdır. Bireyin mutluluğu gün geçtikçe ertelenmektedir. Bu bakımdan bireyler için yaşam parçalanmış ve girişkenleşmiştir. Modern dünyanın aygıtları bu içiçe geçmişlikle bütünleşmiştir. Kavramlar da artık içiçedir. Sol-karşı sağ, rasyonalizm-irrasyonalizm, modernizm-gerçekçilik, soyutlama-temsil etme gibi kavramlar kendi anlamlarını yitirmişlerdir.&lt;br /&gt; Müller, yazı ya da düşünce tekniğiyle ilgilenmez. Oyunları parçalar ve onların üzerinde bir öykü anlatır. Geçmiş ve gelecek her zaman saydam kılınmıştır, böylelikle deneyim ortaya çıkar. Korkunun pedagojisiyle ilgilenir. (şoke edici dramaturji)&lt;br /&gt;Metinlerinin detayları gerçek, yapıları gerçek değildir, kurgusaldır. Dil metaforlarla doludur, bu da toplumsal suçların en iyi anlatılış biçimidir.  &lt;br /&gt; Yarattığı her metinde kendi kendini yok etme ve kendisiyle çelişme yoluna gider. Buradaki amaç söylenilenlerin yinelenip anlamsız hale gelmesinden kaçınma ve izleyicede şoke edici bir etki yaratarak kafalarındaki düşünceleri çelişkili hale getirmektir.&lt;br /&gt;Müller’in iki dönemi vardır. Birinci dönem Devrimci Dönemi’dir. İkinci dönemse mitleri incelediğ Şoke Edici Dramaturji dönemidir.&lt;br /&gt; Birinci dönemde Naziler’in ve savaşın anlatıldığı Çarpışma, toprak reformunu anlattığı Traktör; sanai üretim sorunlarını anlattığı Ücret Düşüren Adam gibi oyunlarla politik ve devrimci yönde oyunlar yazmıştır. Daha sonra 60-70 arasında rejime karşı “mitleri” konu edindiği ikinci dönemi başlar. Bu dönemde Macbeth, Hamletmakinesi, Oidipus, Herakles gibi oyunlarla yeni arayışlara girer. Ülkemizde pek fazla sahnelenme şansı olmayan bu önemli metinler De Ki yayınlarınca toplu halde yeniden yayımlandı. Bir anlamda sahnelenmekten çok okunmak için yazılan bu metinlerin baş döndüren havasını solumak için önemli bir fırsat. Kitaptaki 9 oyun da kendi içinde oldukça önem taşıyorlar, ancak kitaba adını veren Hamlet Makinesi üzerine birkaç söz söylemek gerekiyor:&lt;br /&gt;Sadaka Çağı&lt;br /&gt;Hamlet Makinası Müller’in deneysel çalışmalarından biridir. Birinci bölüm “Aile Albümü” adını taşır ve yakından tanıdığımız bir kahraman karşımızdadır: Hamlet. Shakespeare’in Hamlet’i temel metindir, ama yepyeni boyutlar kazanmıştır. Parçalanmış başka metinlerle birleştirilmiş, hemen her şey tersine çevrilmiştir. Shakespeare’in duygusal, idealist Hamlet’i gitmiş, yerine anarşist hatta militarist bir Hamlet gelmiştir. Öfkelidir. Ülkesinde yaşananlara kafa yormaktan bıkmış, artık harekete geçmiştir. Karşısındaki kim olursa olsun güvensizdir, en yakın arkadaşı Horatio bile umurunda değildir.&lt;br /&gt;“Ben Hamlet’tim.” sözleriyle başlar oyun. Cümledeki bu geçmiş zaman oyunu, oyunun hem şimdinin hem de geçmişin içiçe geçmiş olduğunu gösterir. Bir anlamda Shakespeare’in Evrensel Mekanizma dediği döngü halen devam etmektedir. Bu devamlılığı sağlayan Hamletin babasıdır. Cladius iyi yürekli bir kralken, bu metinde bir canavar gibi gösterilmektedir.&lt;br /&gt;“Onun mağrifeti olan devlet mekanizmasının yarattığı yığınların oluşturduğu yoldan ilerliyor.”&lt;br /&gt;Hamlet’e göre babası bir sadaka dağıtıcıdır. Bu yöntemle de ancak büyük bir mekanizma oluşturan devlet kavramının içindedir. Ve ancak yığınlar yaratmıştır. Körükörüne itaat eden yığınlar. Hamlet babasından da intikam almak ister. Onu tabutundan çıkarır ve parçalara ayırır. Etlerini yoksul insanlara dağıtır. Yas, yerini coşkuya bırakır. &lt;br /&gt; Hamlet toprağa uzanır ve kokuşma ve çürüme ile uygun adım ilerleyen dünyadan yükselen sesleri dinler. Dünya gerçekten de kokuşmuştur. Cenaze kalabalağı bir anda şenlik kalabalığına dönüşmüştür.&lt;br /&gt;Hamlet savaşmamak için varlığından vazgeçmek ister. Hatta bunun için “kadınların delikleri tümden dikilip kapatılmalı. Burası anaların olmadığı bir dünya olmalı. O zaman birbirimizi sessizce huzur içinde boğazlayabiliriz,” düşüncesini savunur. &lt;br /&gt;Shakespeare’in metninde Kral, Hamlet’ten kendi intikamını almasını istemişti. Burada ise Hamlet bu isteklere karşı gelir. &lt;br /&gt;“Senin ayaklarında hiç mi kan izi yok?” &lt;br /&gt;Bu sözler, Cladius’un kral olmadan önce işlediği cinayetlere bir göndermedir. Cladius Hamlet’ten sabah harekete geçmesini bekliyordur, ama Hamlet bütün horozların boğazlandığını, yarın sabah olmayacağını, sabahın iptal edildiğini söyler. Hamlet ne inkitam alacak, ne de cinayetler işleyecektir. Kendisini bu döngüden kurtarmak, bir meyhane taburesinden düşüp boynunu kırmak istemektedir.&lt;br /&gt;Kadınların Avrupa’sı&lt;br /&gt;Müller için Ophelia tüm Avrupa kadınlarını yansıtır. İpin ucundaki kadın, atardamarları kesilmiş olan kadın, aşırı doz almış olan kadın, başı havagazı ocağının içinde olan kadın. Ophelia tüm Avrupa’da kendini öldüren kadınlara atıflarda bulunur. Ama o yazgısına boyun eğmemektedir.&lt;br /&gt;“Dün kendimi öldürmekten vazgeçtim. Göğüslerim, uyluklarım ve rahmimle başbaşayım. Esatetimin araçlarını parçalıyorum, iskemleyi, masayı, yatağı.”&lt;br /&gt;Kadın bütün varlığıyla dünyaya açılmak zorundadır. Savaş alanı olan evini yok eder. Onu aldatan erkeklerin fotoğraflarını yırtar. Hücresini yani evni ateşe verir. Bir zamanlar yüreği olan saati de çıkarıp atar. Bu saat kadının toplum içideki rolünün mekanikleşmişliğini vurgulamaktadır ve Ophelia tüm kadınlar adına bundan kurtulur.&lt;br /&gt;Son bölümde Hamlet’i oynayan oyuncu artık kendi kimliğiyle sahnededir. Dekorcular sahneye 3 TV bir de buzdolabı getirirler. Bu televizyonlar daha sonra Marx, Lenin ve Mao’ya dönüşecek, her biri kendi dilinde “Önemli olan tüm varolan koşulları yıkmaktır” cümlesini söyleyeceklerdir. Hamlet-oyuncu ise yaşadığı kentte tanık olduğu ve katıldığı olayları anlatır. Anlattılanlar bir devrimin ya da bir isyanın betimlemeleri olabilir. Ama kesin olan şey bir karamsarlık içinde betimlenmeleridir. Televizyondan, yalanlardan, oylardan, banka hesaplarından, mideleri öldüren Coca cola’dan nefret eder.&lt;br /&gt;Okuyucunun ya da izleyicilerin bir ön bilgi olmadan oyunu anlamaları olanaksızdır. Doğu Almanya, Macaristan, Grönland tarihlerini bilmesi, Pasternak’ın Doktor Jivago’sunu, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını, Macbeth’i okumuş olması ve metinle bütünleştirmesi gerekmektedir. Marx ve Lenin’in söylemlerini bilmek, fikir yürütebilmek açısından oldukça önemlidir.&lt;br /&gt;Müller yalnızca dokuz sayfa tutan oyununda modern dünyanın tüm egemen güçlerini gözler önüne sermektedir. İdeolojiler tükenmiş, insanlar tüketim kültürünün içinde yokolmaya başlamışlardır. Bir başka şoksa Müller’in kendi fotoğrafını oyuncuya yırttırmasıdır. Belki kendisininin de bu mekanizmadan kurtulmasının gerekliliğine inandığı için.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-253484551172053948?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/253484551172053948/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=253484551172053948' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/253484551172053948'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/253484551172053948'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/12/ben-hamlettim.html' title='Ben Hamlet’tim.'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SUw2A1VK8yI/AAAAAAAAALA/r5DRgqOKa2E/s72-c/muller_22.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-2481515828157524442</id><published>2008-12-02T18:36:00.000-08:00</published><updated>2008-12-02T18:50:06.473-08:00</updated><title type='text'>Yaşasın Yerleşik Düzen</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/STXw8wiQo1I/AAAAAAAAAJI/1Cryp9RVskQ/s1600-h/01_macera.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 100px; height: 156px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/STXw8wiQo1I/AAAAAAAAAJI/1Cryp9RVskQ/s200/01_macera.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5275387465145819986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatta insan eliyle yapılmış iki girişim var ki, yüzyıllar boyunca sürecek olan bir devinimin başlangıcı olmuşlardır. Dante ve Cervantes bugün herkesçe saygı duyulan ve eleştiri anlayışın bir anlamda başlangıç noktası olan iki yapıt bırakmışlardır geriye. Öylesine iki yapıt ki, bir kere okumanın yetersiz kaldığı, okuru zengin sofrasına defalarca buyur eden ve bir macera sunan metinler bunlar. Çünkü ikisi de başka yazarlar doğurmuştur, başka metinlere yol göstermiştir ve bir sürü insan yazmaya bu metinlerle başlamıştır. Ama insanı korkutan karmaşıklıkta bir yapıları ve kalınlıkları olduğundan, ya hiç okunmaz ve okunmuş gibi kabul edilirler ya da sonu gelmez gülme krizlerini ancak defalarca okunarak atlatılabilir.&lt;br /&gt;Kaya Genç’in Macerası da benzer bir dünyayı okurlarına sunuyor. Çokça göndermelerin olduğu ve yazarın sesinin üzerinde giden bir gemi gibi yapıtın bata çıka ilerlediği bir roman bu. Romana iki açıdan bakmak yerinde olacak. Birincisi izinden gittiği yukarıda sözü edilen büyük başyapıtları ve Camus’nün Veba’sı gibi sözü pek az edilecek olan küçük, ama etkili yapıtlarla birlikte kurulmuş olması. İkincisi ise Juan Goytisolo’nun ve belki de Genet’nin izinden gittiği plansız ve duraksız yazma eylemi. Böyle olunca da hem yazar kendi uslanmaz sesini bastırmanın bir yolunu buluyor, hem de henüz yazılırken tasarlanan hikayesini, gündelik hayatın sıkıcı angajmanlarından kurtarma yolunu seçiyor. Aslında kahramanın girip çıktığı dükkanlar, ilişkide olduğu insanlar ve olaylar o kadar tipik ki, bunların belli bir mantıksız dizge içinde peş peşe gelmeleri bir anlamda “saçma” olana yönlenmiş ve yazarın bu noktada bilerek müdahale etmediği bir olaylar silsilesini getiriyor önümüze. Metnin sanırım okuru en fazla zorlayan yanı da buradan kaynaklanıyor. Ayrıntı bolluğu, betimleme kumkuması, araya giren garip sesler, olmadık detaylar, arka sokaktan gelen otobüsün sesi, bir sokak köpeğinin havlaması gibi sayısız ayrıntı, öykünün içinde sarmallar oluşturarak öyküyü boğuyorlar. Sevgili okurlarım insan elinin değmediği sık bir ormanlık alana gittiniz mi bilmem ama, daha adımınızı atar atmaz, lanet okuyacağınız bir çalı sarmalı karşılar sizi. Öyle ki, birbirine dolanmış (bilenler bilir) bir misina kadar karmaşıktır her her. Böylesi bir ormanda değil, kendinize ait bir patika bulmak, daha işin en başında bela denizlerine karşı dur yeter demek aklınıza gelmez. Gelelim ilk sözümüze. Öteki yapıtların peşinden gitme konusuna. Şimdi iki örnek vereceğim. Bunlardan biri aslında oldukça ciddi bir taşlama olan Gargantua ve Pantagrel diğeri ise yine romancımızın izini sürdüğü Don Quijote. Belki bir anlamda Defoe’den de söz etmek gerekebilir, çünkü bir ada romanı yazarken, sevgili Akşit Göktürk’ün söylediği gibi “sömürgelerde yaşam nasıl olmalıdır” gibi bir alt metni de vardır. Bütün bu yapıtlar anlatılan konunun ötesinde yeni bir gerçeklik alanı yaratarak bir anlamda basit metaforlar oluşturma yoluna giderler. Gargantua (Şirinlerdeki Gargamel’in torunudur) bir dev olarak, insanlığın başına bela olurken, yasaların, kanun koyucuların, akademidekilerin ve kurnaz köylülerin, kısacası büsbütün insanlığın parodisini yapar. Komiktir, maceralar birbirini organik olarak izlemese de eğlencelidir. Don Quijote de böyledir. Modası geçmiş şövalye romanlarına bir taşlamadır, ama asıl olan öykülerdeki zenginlik ve insanlık durumlarıdır. Romandaki diğer unsurların sözünü bile etmeye gerek yok. Peki şimdi, Kaya Genç’in Macera’yla neyin peşinde olduğunu anlamak gerekiyor. Birincisi modern romanların bir parodisini mi yapmak niyetinde, yoksa romanın başlı başına yazınsal bir sorunu mu var? Bu sorunun yanıtı sevgili okurlar, her ikisi de. İşte bu ikisini birbirine karıştırmak, hele de bunu Handke tarafından suçlanan Grup 47’nin yöntemleriyle yapmak, romanı asıl amacından uzaklaştırır. Yazarın amacı ve okur. İki önemli sorun da burada yeniden ortaya çıkıyor. Çünkü okur, alımlayıcısı olduğu bu “açık yapıtın” tıpkı bir barok mimari örneğinde olduğu gibi, metnin çevresini tavaf etmesi gerekiyor. (Bu örneği çok seviyorum.) Ama durun bir saniye, şimdi tavaf edilen bu barok mimari örneği de ne yazık ki, okurun çevresinde dönüyor. Hatta öyle ki, okurla roman el ele verip kutu kutu pense oynuyorlar. Birbirlerine arkalarını dönüyorlar. Sonra körebe, saklambaç ve yağ satırım-bal satarım oynuyorlar. Aslında okur değil de, tüm bunları yaptıran roman oluyor. Peki hala bu karmaşıklığın neye yol açtığını, yazarın asıl tutumunun ne olduğunu anlamamış olabilirsiniz. Sanırım yazar da kahramanı Gündüz’ü Wozzecek ya da Şwayk gibi bir bilirbilmeze çevirmek isterken, yanlışlıkla onu kurban ediyor. &lt;br /&gt;Sorun şu, bu metin ne komik, ne yeterince güçlü ne de düşüncelerden üretilmiş. Yalnızca kelimelerin dans ettiği, kimi zaman eski Türkçe’nin gelip sahne aldığı, gizemli ve teferruatlı bir bilinmezin eşiğinden doğmuş, anlamsız garip bir dünyanın varlığını duyuran ama onun arkasında duramayan koca bir deney. &lt;br /&gt;Sevgili okur, hikayenin sonunu burada anlatmaya karar verdim size. Calvino’nun Ağaca Tüneyen Baronu’nu okumanız gerekiyor önce. Sonra kahramanın asıl yolculuğunun nerede ve nasıl sonlandığını kolaylıkla anlayabilesiniz diye.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-2481515828157524442?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/2481515828157524442/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=2481515828157524442' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2481515828157524442'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2481515828157524442'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/12/macera-dolu-romanlar.html' title='Yaşasın Yerleşik Düzen'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/STXw8wiQo1I/AAAAAAAAAJI/1Cryp9RVskQ/s72-c/01_macera.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-2209577654580595863</id><published>2008-11-25T15:53:00.001-08:00</published><updated>2008-11-25T15:54:03.849-08:00</updated><title type='text'>Transrealist bir Dünyaya Doğru</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSyQBID9LwI/AAAAAAAAAJA/0ArARIO5E0U/s1600-h/279676_2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 139px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSyQBID9LwI/AAAAAAAAAJA/0ArARIO5E0U/s200/279676_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5272747612762353410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerde teknolojinin yaşamı her yönden kapsamasıyla birlikte oluşan tekno kültür çok geçmeden kendi kaynaklarını ve yaşam alanlarını da yarattı. Kişisel bilgisayarlar, uydular, robotlar sayesinde sınırları ortadan kalkan yeni bir dünya söz konusuydu. Aklın bu yeni kavrayışları gerçekliğin yeni boyutları olabileceğini ileri sürüyordu. Ve Sanal Devrim dünyayı yeniden biçimlendirmek için tek kişinin eline tanrısal bir güç sunuyordu. Hackerlar, yapay zekalar, arayüzler bu dünyanın saygın efendileri haline gelmişlerdi. Bir anlamda Robin Hood ya da Zorro gibi zenginden alıp fakire veren kahramanların yerini şifre kırıcılar almıştı. Dünya artık atomlarla değil, sanal belleklerle ve baytlarla ölçülüyordu. Coğrafi sınırların aşılması, bireyin aynı anda kendini dünya üzerinde herhangi bir dilde ve kişilikte tanımlayabilmesi yeni bir oluşumun kapılarını aralamıştı. Gündelik gerçeklik çok kısa bir zaman dilimi içinde ve çok katı bir biçimde değişebilirdi. Her şeyin denenebilir hale geldiği ve ilüzyonun kalkıp saklı olanın ortaya çıktığı bir dünyadan söz ediliyordu. İşin ilginç tarafı tekno kültürü destekleyen ve yaymaya çalışan büyük şirketler geçmişte varolan telefon, televizyon, radyo gibi “eski” tekno araçlara saldırarak bunu yapıyordı. Bilgisayarlar, cep telefonları ve uydu sistemleri gerçek özgürleşmenin yegane araçları olarak sunuluyordu. Böylesi bir hızda ilerleyen dünyanın da bu kültüre bir yandan hazırlanması gerekiyordu. Gerçekte bilimkurgunun bir parçası olan Siberpunk, edebiyatı, sinemayı da içine alarak yeni bir yaşam formunun doğuşunu sağladı.&lt;br /&gt;Isaac Asimov, Frank Herbert gibi yazarların postendüstriel distopyaları Bladerunner, Matrix ve A Scanner Darkly gibi filmler yoluyla kopyaların, cyborgların, sanal gerçekliğin varlığı meşru kılınıyordu. Gerçekten de Baudrillard’ın hiper-gerçek kuramından beri gerçekliğin ne olduğu sorusu son yirmi yılın en baskın çalışmalarından biri oldu. Hem Hollwood’da hem de akademik çevrelerde merak uyandıran filmler, kuramsal yaklaşımlar peşi sıra geldi. Donna Haraway’ın Siborg manifestosunda tanımladığı “cinsiyet sonrası” yaratıklar ya da Newsweek dergisinde yayımlanan bir yazıda insan olmaktan sıkıldığını ve mutasyona, insan sonrası bir androide dönüşmeye hazır olduğunu söyleyen bir siborg adayı giderek daha fazla ilgi çekmeye başladı. Siberpunk bile kendi içinde ayrışmaya, sonsuz bir ufalanmaya uğramakta gecikmedi. Postsiberpunk, Steampunk, Biopunk, Clockpunk, Retrofütirizm ve Transrealizm. Robocop, Videodrome, Neuromancer, Code 46, Gattaca, Children of Men ve Fountain. Yalnızca sinemada değil müzikte, çizgi romanda ve hatta modada bile etkisini gösterdi Siberpunk. Bir zamanların dışavurumcu, kübist mekanlarının yerini sibermekanlar almaya başladı. Bütün bu oluşumlar, klasik bir Star Wars filmine duyulan hayranlığın çok ötesinde bir gerçekliği içinde barındırıyordu. Çünkü işin içinde dev şirketler, dağıtım ağları ve bu yolla kimi zaman uğranılan milyarlarca dolar zarardan söz etmek gerekiyordu. Şimdi Lost dizisinin ilkelliği, teknolojiyi ve bir ucundan dini içinde barındıran yapısının hayranlık uyandırması daha açıklanılabilir hale geliyor sanıyorum. Bir yanda hayatta kalmaya çalışan insanlar, diğer yanda yeni tekno buluşlarla, insanlar için yeni bir geçmiş ve gelecek kurgulayabilen yazılım şirketleri.&lt;br /&gt;Rudy Rucker (1946) Amerikalı bir matematikçi olarak Siberpunk akımının önde gelen isimlerinden biri. Uzun yıllar bilimsel kitaplar, kuramlar ve romanlar geliştirdi ve yazdı. 1983’te yazdığı Transrealist Manifesto ile Siberpunk kavramına yeni açılımlar getirken başta William Gibson gibi pek çok yazarı da etkilemiş oldu.&lt;br /&gt;Transrealizmi bilimkurgu içinde ele alıyor ve onun avangard yönünü temsil ettiğini söylüyordu. Transreal romanlar gerçekliğin içinden geçerek onu yok etmeye yakmaya kadar ileri gidebilirlerdi. Zamanda yolculuk makineler aracılığıyla değil, zihinde; uçmak bir çeşit aydınlanmayla ve bedenin terk edilişiyle, telepati de iletişimin en doğru yolu olarak kullanılıyordu.&lt;br /&gt;Karakterler gerçek insanlardan oluşmalı, standart kurmacalardaki yazarın iradesi altındaki kuklalara dönüşmemeliydi. Olaylar tahmin edilebilir olmalı ve diyaloglar karakterleri umduklarından daha fazla zorlamalıydı.&lt;br /&gt;Bir Transrealist romanda yazar kitabı yazan roman kahramanı olarak ortaya çıkmalı, kendisinin idealize, paralize olmuş halleri romanda yer almalıdır. Bunlar asla süper kahramanlar değildirler; bizim onları bilebileceğimiz ve anlayabileceğimiz kadardırlar.&lt;br /&gt;Transrealist sanatçı eserinin sonunu önceden tahmin edemez. Çünkü roman organik olarak büyümektedir. Ona dışarıdan yazarın müdahale etmesi beklenmez. Çünkü okur için tahmin edilebilir olan, her zaman ilgi yitimine uğrar. Transreal bir roman devrimci bir sanat formudur. Kitlelerin düşünce kontrolünü ve uzlaşılmış bir gerçeklik mitini yok sayar. Transrealizm bilimkurgu edebiyatının artistik bir yoludur.&lt;br /&gt;Bütün bu koşullar düşünüldüğünde 1980’de yazılan Beyaz Işık’ın yeni bir roman türünü yarattığını söylemek yanlış olmayacaktır. Kahramanımız Felix Rayman tıpkı Rucker gibi SUCAS üniversitesinde araştırma görevlisidir ve uzun zamandır ünlü matematikçi Georg Cantor’un 1875’te keşfetmiş olduğu Süreklilik Problemi’ni düşünüyordur. Bir aylak, toplumsal yaşamın kıyısında bir alkolik oluşu, yaşayacağı tüm deneyimlerin kuşkuyla karşılanmasına neden olsa da, sonsuzluğun içine yaptığı yolculuk deneyimi tüm yaşamı kapsayan bir sonuca ulaşmasına neden olur. Dünyanın gizidir bu. Beyaz ışığın ne olduğunu anlamasına yarayan tek gerçektir.&lt;br /&gt;Rayman başlangıçta problemi çözmek için tıpku Faust gibi ruhunu bile satmayı düşünür. Gerçekten de beyaz bir ışık kılığında gelir Şeytan, ama ardından İsa gelip de yolculuğa çıkasını buyurmasıyla astral bir yolculuğa çıkması zorunlu hale gelir.&lt;br /&gt;Rayman bedenini bir ağacın altında terk eder ve sonsuzluğa doğru, bütün matematik problemlerini çözmek ve Tanrı’ya ulaşmak için harekete geçer. Astral bedeniyle birlikte ışık hızına yakalayan Rayman, çok geçmeden sonsuzluğu simgeleyen Alef sıfıra ulaşır. Burası Hilbert Oteli adında, dünyanın dışında bir arayüzeydir ve Tanrı’ya ulaşmak için bir bekleme noktasıdır. Ancak ne zaman ne de mekan bildik kalıplar içinde düşünülebilir. Burada da metematik dünyasının henüz çözülmemiş problemleri ve tanıdık yüzleri bulunmaktatır. Georg Cantor, David Hilbert ve Albert Einstein bir masada oturup, konuşurlar. Rayman’ın aralarına girmesi ve kimi teoriler hakkında bilgi edinmesi kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;Rayman’ın yeni hedefi Alef bire yapılacak bir yolculuktur. Bir rehbere gereksinir, ancak onlara ulaşması olası değildir. Ama Franx adında bir hamam böceği onun eşlikçisi olacaktır. Franx dev bir böcektir ve sürekli olarak Prag’daki yaşamdan söz eder. Aslında Rudy Rucker’in özel olarak ilgilendiği bididir Kafka ve hem Gregor hem de Kafka Franx karakteriyle romana girmiş olur. Gerçekten de Gregor’un talihsiz dönüşümünü Siberpunk açısından değerlendirdiğimizde, söz konusu edebiyatın ilk ve önemli arketiplerinden birine ulaşmış oluruz. Yalnınca Kafka değil, kimi zaman karşılaştığı problemleri yine janrın önemli isimleriyle çözmesi gözlerden kaçmaz. Stanislaw Lem’in romanları, Breugel’in tabloları, Donal Duck gibi çizgi film kahramanları da romanda önemli saflar tutmaktadır.&lt;br /&gt;Romanın karmaşık yapısı ve sonsuzluğu, bitmek tükenmek bilmeyen mekan değişimleri ve görüngüleri; konuşan duvarları, elektrik direkleri ve arabalarıyla tam bir kaos ortamı gibi görünse de, her şeyin boyut değiştirdiği bir dünyada tek tek anlam kazanacaklardır.&lt;br /&gt;Transreal romanın ilk örneği olan Beyaz Işık meselini ciddiye alırken, dünyanın klişeleriyle de alay etmeyi unutmuyor. Yer yer gülme krizleri eşliğinde sınırların ve bedenlerin ötesinde bir yaşama tanık olmak için Beyaz Işık bir kült roman ve sonsuzluğu ilgilendiren her teori onun kısıtlı olduğunu ileri süren bir başka teori tarafından sonlanır ve bu sonsuza kadar devam eder.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-2209577654580595863?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/2209577654580595863/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=2209577654580595863' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2209577654580595863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/2209577654580595863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/transrealist-bir-dnyaya-doru.html' title='Transrealist bir Dünyaya Doğru'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSyQBID9LwI/AAAAAAAAAJA/0ArARIO5E0U/s72-c/279676_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-4051418253150353947</id><published>2008-11-20T17:31:00.000-08:00</published><updated>2008-11-20T17:32:26.633-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSYPoaSvYaI/AAAAAAAAAI0/ROzwd8NKX1A/s1600-h/baden_badende_yaz_big.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSYPoaSvYaI/AAAAAAAAAI0/ROzwd8NKX1A/s200/baden_badende_yaz_big.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270917600810852770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dostoyevski’nin Peşinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rus Edebiyatı’nın gayri resmi yazarı Leonid Tsıpkin belki de devrim sonrası yazılan en önemli romanlardan birinin yaratıcısıdır. Baden Baden’de Yaz adlı romanı birazdan göreceğiniz gibi hem roman sanatına getirdiği yeniliklerle hem de şaşırtıcı bir dil zenginliğiyle Dostoyevski üzerine yazılmış en etkileyici romanlardan birine dönüşür.  Bu romana yalnızca Dosteyevski üzerine yazılmış gözüyle bakmak şüphesiz taşıdığı değeri alçaltmak olacaktır. Tsıpkin yaşamının kuşatılmışlığı, tutkularının gün ışığına çıkamamış kökleriyle birlikte, gizli gizli yürüttüğü bir edebiyat çalışmasının baş konuğu yapmıştır Dostoyevski’yi. Kendinden yüz yıl önce yaşamış olan ustanın tüm Rusya’da izini sürerken, aslında Rusya’nın Dostoyevski’nin bir parçası olduğunu anlamıştır.&lt;br /&gt;Leonid Tsıpkin (1926-1982) devrim Rusya’sında bir doktor olarak, yalnızca kısıtlı zamanlarında edebiyatla ilgilenmiş, yoğun okumalarının sonucunda az sayıda eser vermiş, yaşamı geçim mücadelesi, ailesi ve edebiyat arasında sıkışıp kalmış bir yazardır. Her anlamda bir enkaz olan Rus kültür yaşamına olan uzaklığı onu hem korumuş hem de hak ettiği ünden alıkoymuştur. Ama yazar kendi serüvenin bir parçası yaptığı Dostoyevski’yle geçmişin, yaşantının ve zamanın kıyıcı topraklarında didişmeyi kendine görev edinmiştir.&lt;br /&gt;Baden Baden’de Yaz Dostoyevski’nin sürgünden sonra döndüğü Moskova’daki başarısız yaşamının ardından genç karısı Anna Grigoriyevna ile çıktığı Avrupa gezisi üzerine kurulmuştur. Ancak romanın çok katmanlı yapısı hem Dostoyevskiler’in hem de yazarın kişisel deneyimleriyle birlikte ilerler. Anlatıcı Dostoyevski’nin peşinde onun yaşadığı, hüküm sürdüğü yerleri görmek için trenle yolculuğa çıkmıştır ve elinde Anna’nın Dostoyevski’nin ölümünden çok sonra yayımlanan günlükleri vardır. Romanın Anna’nın günlüğü, Dostoyevski’nin tüm romanlarından sahneler, Tsıpkin’in kendi yaşamından parçalarla birlikte oluştuğunu ve böylece bir nehir roman gibi sonsuzluğa aktığını söylemek yanlış olmaz. Yalnızca günlükler, alıntılar ve çeşitli kaynaklar değildir romanı önemli kılan, bizzat Tsıpkin’in çektiği ve Dostoyevski’nin, kahramanlarının oturduğu apartımanların fotoğrafları da romanın tam ortasına gizlenmiştir. Böylece gerçekle kurmacanın çoğul birlikteliği romanı sımsıkı sarmaya başlar.&lt;br /&gt;Baden Baden Avrupa’nın ortasında, huzurlu ve sıcak iklimiyle her zaman zenginlerin, soyluların ve lüks düşkünü bohemlerin tatil için geldikleri şirin bir Alman şehridir. Dostoyevski ise bu şehri Kumarbaz adlı romanında kullanmış aynı zamanda günlüklerine de almıştır. O zamanlar Baden Baden’de olmak, Rusya’da yaşayıp Avrupalı gibi düşünmek anlamına gelir. Ancak bu küçültücü bir yargıdır. Olayların gerçek yüzünü görememeyi, gereğinden çok abartılı düşüncelere sahip olmayı anlatır.&lt;br /&gt;Baden Baden’in temsil ettiği şey zavallı bir Dostoyevski portresi çizmesidir. Romanlarındaki aşırı tiplerin, baba katilliğine soyunan oğulların, cinayeti işleyip ruhsal bir rahatlamanın içine giren karakterlerin tümünü kendi sırtında bir taşıyan bir Dostoyevski’yi açığa çıkarır. Burada sürekli kumar oynayıp kazanmanın, her şeye karşı kazanmanın hesaplarını yapar, ama rulet tutkusu yüzünden üç ay gibi kısa bir süre içinde varını yoğunu yitirmiş, kerelerce rehincilerin yolunu tutmuş ve bütünüyle nefret ettiği alçak ve ikircikli uşaklar ve tefeci Yahudiler tarafından aldatılmıştır. Bunun yanında Baden Baden bir başka şeyi, hiçbir zaman ait olmadığı ve aslında hep dışlandığı Rus edebiyat çevresini de simgelemektedir. Yaşadığı dönemde ne Turgenyev ne de Gonçarov gibi yazarlara verilen değerin yarısı bile ona verilmiş değildir. Gerçekte de zenginlik ve ün timsali bu yazarların Dostoyevski’yi aralarına almayışları doğrudur. Yeraltından Notlar’ının Hasta Adam’ının arkadaşları tarafından davet edilmediği bir yemeğin ardından çıkardığı rezaletlerin simgesel olarak Baden Baden’de yinelendiğini görürüz. Yaşamak için tutunduğu düşleri, yaşamının her zaman tedirginlikle geçen yılları, hesaplaşmalara dayanan ilişkileri onu bir yabancı, Beyaz Geceler’e ait biri yapar. Şimdi Dostoyevski hem büyük bir yazar hem de sürekli bilincini yitiren, sara nöbetleri geçiren ve öfke patlamalarıyla sağa sola saldıran nevrotik bir roman kahramanı olarak karşımızdadır.&lt;br /&gt;Dostoyevski’yi bu kadar özümseyen Tsıpkin sonunda o çok sevdiği yazarla kendi hikayesine döndüğü bir anda, gece yarısı hesaplaşma kararı alır. Bütün yüceltici özelliklerine karşın “Yahudi Düşmanlığı” Dostoyevski’nin aklından atamadığı bir olgudur. Yine günlüklerinde uzun uzun bu konuyu tartışmaktan kaçınmaz. Gerçi bütün Yahudi sorununu sırtlanamayacağını özellikle belirtse de, yüz yıllarca ezilen Rus Halkı’nın yanında Yahudiler’in çektikleri acıların hiçbir şey olmadığını söyler. Dahası onların çektikleri saf acı bile değildir, her yerde ezmek ve yok etmek, sömürmek ve içini boşaltmak üzere yaşarlar. Tüm romanlarına bulaşan ve iğrenç, aşağılık ve küçük hesap peşinde olan bu tipler belki de Dostoyevski’nin onu güçsüz bırakana dek uğraştığı tiplerin başında gelirler. Oysa Tsıpkin’in de adını andığı pekçok Rus Yahudisi yaşamlarını Dostoyevski’nin büyülü dünyasına adamışlar ve enerjilerini bu dünyanın bilinmezliklerini açığa çıkarmak için yaşamışlardır. İşte şimdi Tsıpkin’in kendiside onlardan biri olmuştur ve belki de onu üzen tek şey budur. Çünkü kendisinin samimiyetinden emindir. Bir millet olarak bile görülmemek, bir kabile olarak anılmak ona üzüntü verir. Devrim sonrası Rusya’da gerçekten de Yahudiler’in özellikle Tsıpkin ve ailesinin yaşadıkları buna neden oluyor denebilir. Amerika’ya yerleşmek için yaptığı vize talapleri reddedilmiş, kısa süre sonra da işsiz bırakılmıştır. Bütün bu talihsizlikler Dostoyevski’nin yaşadıklarıyla koşut gider. Sürgünden sonra yaşama dört elle sarılması bir işe yaramamış, yayıncısından aldığı avansların karşılığında bütün eserlerinin telifini yitirme tehlikesiyle karşılaşmıştır. Kuşkusuz Tsipkin’in özdeşleşmekten kaçınamadığı bir yaşamdır bu. Onun ölümsüz hale gelebilmek için çektiği acıların bir zorunluluk olduğunu düşünüyordur belki ve kendisi de bunlara katlanıyordur.&lt;br /&gt;Susan Sontag’ın kitabın önsözünde yer alan açıklayıcı yazısında hiç düşünmeden okuduğu en önemli romanlar arasına alır Baden Baden’de Yaz’ı. Saramago’nun dünyasından, Bernhard’ın sonu gelmez cümlelerinden ve Sebald’ın fotoğraflarla desteklenen anlatılarına kadar pek çok yazarın biçemiyle örtüşen dünyasından söz eder. Ben bunlara Rusya’yı hiç terk etmemiş bir yazarın görmediği yerler üzerine bu kadar gerçekçi bir biçimde yazabilmesinin ve belki de hiç görmediği tablolar üzerine çıkarsamalarda bulunmasının da mucizevi bir yönü olduğunu eklemek istiyorum. Leonid Tsıpkin gerçekten de edebiyatı yolculuklarda, kentlerde, sokaklarda, kahvelerde, evinde ve odasında değil, ruhunun ve istencinin arasında bir yerlerde, o kimsenin bölemediği ve Dostoyevski’ye tutkuyla bağlandığı anlarda yapmıştır.&lt;br /&gt;Levinas, Cioran ve Bakhtin gibi kuramcıların yanında Kafka, Tim Parks ve Tsıpkin gibi romancıların neden Dostoyevski’nin yapıtlarının peşinden gittiklerini şimdi daha iyi anlıyoruz. İnsancıklar’da aşkı parmak uçlarına saklayabildiği ve insanlık tarihinin en tekinsiz öyküsü olan Büyük Engizisyoncu’yu yazabilme gücüne sahip olduğu için.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-4051418253150353947?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/4051418253150353947/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=4051418253150353947' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4051418253150353947'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4051418253150353947'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/dostoyevskinin-peinde-rus-edebiyatnn.html' title=''/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSYPoaSvYaI/AAAAAAAAAI0/ROzwd8NKX1A/s72-c/baden_badende_yaz_big.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-4744674463196485658</id><published>2008-11-20T17:28:00.000-08:00</published><updated>2008-11-20T17:29:29.873-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSYO7bdJKoI/AAAAAAAAAIs/tgmt4OygjZQ/s1600-h/walter_benjamin.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 131px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSYO7bdJKoI/AAAAAAAAAIs/tgmt4OygjZQ/s200/walter_benjamin.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270916828028807810" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Walter Benjamin’in Paris’te Bibliothepue Nationale’de çalışırken çekilmiş bir fotoğrafı vardır. Kitaplar tarafından kuşatılmış bir adam bu tablonun en önünde durur ve başı öne eğiktir. Fotoğrafın çekildiğinden haberi yoktur. Olasılıkla Antik Yunan ya da Kafka üzerine düşünüyor ve notlar alıyordur. Belki de bir yazara dikkat çekmek için orada, sayfaların arasında geziniyordur. Kendi kitapları ve kütüphanedekiler bir aradadır ve oradan bir dünya doğmaktadır.&lt;br /&gt;Benjamin Nazi rejiminin bir kurbanı olarak sık sık yer değiştirmek zorunda kalmıştı. Gittiği her yere bavullarındaki kitapları da götürmüş, pek çoğunu bu sürgün yaşama kurban vermişti. Yıllarca topladığı, avladığı kitapların hikayesini Türkçe’ye henüz çevrilmeyen Unpacking my Library (Kütüphanemi Düzenliyorum olarak çevrilebilir) adlı denemesinde anlatır. Berlin’den, Danimarka’ya, Paris’e kadar bütün büyük kütüphanelerde çalışması yetmiyormuş gibi, büyük kitap müzaayedelerinde parasının son kuruşuna kadar kitaba yatırması, onun büyük kitap tutkusuyla açıklanabilir ancak. Bu artık kitabın niteliğini aşmak, ona sahip olmanın hazzına kendini kaptırmış birinin engellenemez tutumudur. Gerçekten de kitaplar omuzlarını birbirlerine verip güç birliği etmişçesine raflar boyunca sonsuzluğun bir parçasıymış gibi dizili dururlar. Yalnızca kütüphane raflarıyla sınırlı değildir bu birliktelik; yer tezgahlarında, sahaflarda, kimi zaman ansızın karşımıza çıkan bir el arabasında avlanmayı bekleyen, hatta bunu dileyen bir hayat ağacının parçasıdırlar hepsi. Bir kitap avcı-toplayıcısına dönüşmek demek, ilk baskıların, sevilen bir yazarın bütün kitaplarının, çekici kapakların, baskısı tükenmiş olanların, imzalıların peşine düşmek demektir. Yalnızca bununla sınırlamak o koca sonsuzluğa gölge düşürmek olacağından, avcının değer kattığı ya da o değeri avlandıktan çok sonra kendi kendine oluşturan kitapları da hesaba katmak gerekir. Avcı ve av arasındaki o tedirgin ilişkinin (iki tarafın da sessiz olması, birbirlerine saygılı olmaları, birbirlerini önemsemeleri) birlikteliğinden doğar bu yücelik.&lt;br /&gt;Artık o kitapların edebiyat otoritelerince biçilen değerlerinin (yazınsal değer) bir önemi kalmaz. Kitapla okur arasında başka kimsenin göremeyeceği özel bir bağ oluşur ve kitabın aurası sonsuza kadar sahibinin ruhunu ısıtmaya devam eder.&lt;br /&gt;Seçimlerin ardından tüm ülkenin gündemini kaplayan siyaset ve siyasetçi portresini derinden irdeleyen John Dos Passos’un Önemli Adam adlı romanıyla başlamak istiyorum. Amerikalı romancı Dos Passos ( ) iki dünya savaşının tüm deneylerini romanlarına yansıtmış, Sartre’ın dediği gibi önemi anlaşılamamış çağımızın en büyük yazarlarından biridir. İspanya iç savaşı sırasında, tıpkı Hemingway ve Orwell gibi Faşist baskıya karşı dineniş saflarından yer almış,  Cumhuriyetçiler’e destek vermek için bizzat cephelere katılmıştır. Gerçekten de savaşın bitimine kadar hiçbir Avrupalı’nın tanımadığı bir Amerikalı’dır Dos Passos. Oysa gazetecilik yaptığı yıllar boyunca, romanlarına malzeme oluşturacak pek çok kitlesel eyleme tanıklık etmiş ve en küçük gazete küpürlerinden en büyük yıkımlara kadar her şeyi bir belgeci titizliğinde gözlemleme şansı yakalamıştır. Röportaj roman ya da belgeci roman denilen bir tekniği, çizgisel olmayan bir zaman içinde, yaşamı sonsuz bir bakışla, en yüzeydeki haliyle anlatmayı tercih etmiştir. &lt;br /&gt;Dilimize kazandırılan U.S.A üçlemesi ve Manhattan Transfer onun başyapıtları olarak kabul edilse de, 1943’te Amerika’da yazdığı Önemli Adam Amerika’daki siyasi yaşam üzerine yazılmış küçük ama, derinlikli romanlardan biridir.&lt;br /&gt;Varlık Yayınları’nın 1962’de yayımladığı Önemli Adam (Bir Numara) aynı zamanda Dos Passos’un romancılığının ana hatlarını belirlemeye yardımcı olur. Yaşadığımız seçimlerle birlikte iyice hassaslaşan siyaset ve halk ilişkisine Amerika’dan bir yanıt verir, Dos Passos. Romanın bütün ana bölümlerinin başına birer prolog eklenmiştir ve bu eklerin konusu halktır. Hatta bir süre sonra bütün romanın o bölümler için yazılmış olduğu ortaya çıkar. “Halk nerededir,” diye sorar Dos Passos. Shakespeare’in bahçelerinde, Proust’un nehirlerinde ya da Dostoyevski’nin katedrallerinde aranır, ama bulunamaz. Bulunsa bile ne olduğu, neye benzediği tam çıkarılamaz. Oysa Dos Passos’un romanlarında bu büyük kitlenin hüzünlü ezgisi duyulur her zaman. Zafer kazanmış bir siyasetçinin onca entrikaya dayanan görünümüne karşın, kuklalar dünyasında neler olup bittiğiyle ilgilenmez halk. Kendi ışığında, kendi varoluşuyla, kendi olarak belirir. Gündelik yaşamın hırsları, tutkuları ve zevkleri içinde boğulmamıştır; kaldı ki, Dos Passos’un bakışı yalnızca buna indirgenemez. Sanırım halkın bütünüyle kök saldığı ender romanlardan biridir, Önemli Adam. Apaçık ortada olanın ve derinlere gizlenenin bir arada olduğu küçük bir başyapıttır.&lt;br /&gt;Hikayemiz Tyler Spotswood’un yaşamı üzerinedir. Amerikan başkanlığına oynayan Senatör Chuck Crawford’un sağ koludur, Tyler. Yeteneklidir; açık bir zihni ve keskin bir zekası vardır. Senatör Chucky’nin bütün konuşma metinlerini hazırlar. Dönemin politik yapısına uygun ve halkı coşkuracak kadar sağlam metinlerdir bunlar. Bütün saygıyı hak etmesine karşın, Chucky’nin gölgesinden bir türlü çıkamaz. Bayan Crawford’a olan tutkusu, bu yasak aşkın ona dayattığı edilgenliği kabullenmesini kolaylaştırır. Her şeyin sonunda, beklediği yalnızca gururunun okşanmasıdır, ancak bu gerçekleşmez. &lt;br /&gt;Önemli Adam Amerikan siyasi yaşamının küçük bir portresi gibidir. Politik yozlaşmışlıklar ve çıkar ilişkileri almış başını yürümüştür. Ne Tyler ne de Chuck karikatürize olmuş tipler değillerdir. Bu yozlaşmışlık ve romanın sonundaki hayal kırıklığının yüreğimizi burkmasına izin vermez Dos Passos. Acımasızdır ve sarsılmış zihnimizin gücünü yeniden, hem de hırsla toplayabilmesi için bir an geri çekilir ve bizi yaşam gerçeğiyle başbaşa bırakır. Politik bir bilinci kışkırtmak için yapılan bir taktiktir bu ve kesinlikle Dos Passos’un edebiyat yeteneğine özgüdür. Tylerlar ve Chucklar sonsuza kadar aynı oyunu oynamaya devam edeceklerdir. &lt;br /&gt;Roman bittiğinde yeniden halkı arar gözlerimiz. Sıradan bir günü hepbirlikte karşılayan ve onu selamlayan halkı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-4744674463196485658?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/4744674463196485658/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=4744674463196485658' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4744674463196485658'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4744674463196485658'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/walter-benjaminin-pariste-bibliothepue.html' title=''/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSYO7bdJKoI/AAAAAAAAAIs/tgmt4OygjZQ/s72-c/walter_benjamin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-4708708561261456526</id><published>2008-11-19T06:37:00.000-08:00</published><updated>2008-11-19T06:41:39.659-08:00</updated><title type='text'>Hayvan kulübü çetesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSQlix6rERI/AAAAAAAAAIc/eDFD8V7zGWA/s1600-h/genc+isik.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 187px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSQlix6rERI/AAAAAAAAAIc/eDFD8V7zGWA/s200/genc+isik.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270378743375532306" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumuzun büyülü zamanlarında, yaşamın yaşam oluşunu bilmediğimiz yıllarda kendimize kurduğumuz dünyanın bir parçasıyızdır hâlâ. Mesafelerin, zamanın ve her türlü ahlak anlayışının dışında her şeyle bir olarak varoluruz. Dünya ve öteki şeyler bizden ayrılmamış, araya büyüklerin yaşam deneyimleri girmemiştir. Yönelimimiz gerçeklere değil masallara, sıra dışı olana, düşsel olanadır. Büyüklerin deneyimleri, yaşam bilgelikleri hiç ilgimizi çekmez; bir süre sonra şu anlaşılır, yaşamın yükü, onların deneyimlerinin sonucudur, gerisi olabildiğince saftır. Hölderlin'in söylediği gibi "Çocuk Tanrısal bir varlıktır: İnsanlığın bukalemun renklerine bürünmeden önce. O ne ise odur; ve onun için bu kadar güzeldir."&lt;br /&gt;       Çocuğun dünyası sırlarla, ağaç evlerle, defter aralarıyla, arka bahçede ve gizli bölmelere saklanan şeylerle anlam kazanır. Büyüklerin dünyasından gizlenen her şey, onlara karşı kazanılmış bir zaferdir aynı zamanda. Çocuk sır saklamada ve gizlenmede ustalaştıkça karşı dünyanın yetkin bir gözlemcisi olur. Ayrıntıları yakalayışı, her zaman tetikte bir algı ve zekice bir kavrayış onun eşlikçileridir. Çocuk bu gücü benliğine saflıkla dalabilmesinden alır.&lt;br /&gt;       Kendi dünyasının mantıkla çevrili kurallarını büyüklerin anlaması olanaksızdır. Büyükler yalnızca dış uyarıcılara dönüşür ve bu uyarıcılar giderek çocuğu bu özel dünyadan çekip çıkarmaya çalışırlar. "Artık büyüdün" sözü yüceltme niteliğine bürünse de, gerçekte aldatıcıdır. Oyunun onların kurallarıyla oynanacağının ilk işaretidir bu. Bir çeşit ruh düşmanlığıdır. Bu yüzden büyükler kendinden emin bir gülümseyişle, çoktan geçmiş olduğu yolları işaret ederek şimdinin, bu yılların ne kadar da değersiz olduğunu gösterirler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman Edebiyatı'nın yetenekli yazarlarından Ralf Rothmann'ın Genç Işık romanı da çocukluk ve gençlik arasında bir yerde kendi dünyasını kurmuş olan on iki yaşındaki Julian'ın bakışını temel alıyor. Tıpkı Törless, Tonio Kröger, Stephan Dedalus gibi Julian da dünyasını, çevresini ve ilk adımlarını atacağı toprakları tanımak için bir çeşit yaşam eğitiminden geçiyor. Mann'ın ya da Musil'in sonunda dönüştürücü bir güce sahip olan kahramanlarının sancıları Rothmann'ın da başlıca teması haline geliyor. Duygulardan düşüncelere, izlemekten gözlemeye doğru evrilen bir zihni kavramak üzere yazıyor Rothmann.&lt;br /&gt;       Roman bizi savaşın bittiği ve refah toplumunun oluşmaya başladığı, insanlardan yalnızca daha çok çalışması beklenilen yıllara götürüyor. Madenci bir baba, hastalıklı bir anne ve cıvıl cıvıl zeki bir kız kardeşle birlikte Julian, yaz tatili boyunca yaşamla ilgili pek çok düşünceyi ve gözlemi on iki yaşını sürdüğü o yaz edinecektir. Bir yanda 'hayvan kulübü çetesi'ne katılma çabası, diğer yanda cinselliği keşfetmesi ve babasına yakınlaşma girişimleri Julian'ı yaşamın karmaşık ilişkilerinin tam ortasına iter. Kimi zaman anlam verilemeyen olaylar, üstesinden gelinmesi gereken sorunlar ve sorumluluklar zihnini kurcalayan bilmecelere dönüşür. Aslında olabildiğince tipik bir çocukluktur Julian'ınki. Çocukluğumuzda kalan pek çok gizin ve ayrıntının Julian'ınkilerle koşut gittiğini söylemeliyim. Sürekli bir uydurma hali, görmezden gelme, abartılı anlatımlar, güç gösterileri Julian'ın yaşadığı o yazı bize tanıdık kılıyor. Ama hepsinden önemlisi kendi çocukluğumuzda keşfettiğimiz ve yalnızca bilmekten dolayı suçluluk hissettiğimiz onca şey Genç Işık'la birlikte yeniden ortaya çıkıyor. Julian'ın bir madenciyle kesişen hikâyesi de romanın sonunda anlam kazanıyor. Julian bütün bir boşluğun üstesinden sınırsız dünyalar yaratma gücüyle gelirken, madenci bunca çabanın sonunda aslında yaşamına dayatılmış olan kaçınılmaz yazgısına doğru sürükleniyor.&lt;br /&gt;       Rothmann'ın yalın bir dili ve ustaca bir kavrayışı var. Gözlemlerin üstü örtük olanı açığa çıkarmak için yapıldığı, çocukluğa adanmış bir roman Genç Işık. Sonsuzluğun ışıltısını bir ucundan yakalamış olanların ve ruhu deneyimleyenlerin romanı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-4708708561261456526?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/4708708561261456526/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=4708708561261456526' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4708708561261456526'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/4708708561261456526'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/hayvan-kulb-etesi.html' title='Hayvan kulübü çetesi'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSQlix6rERI/AAAAAAAAAIc/eDFD8V7zGWA/s72-c/genc+isik.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-5415507995137482247</id><published>2008-11-18T18:09:00.000-08:00</published><updated>2010-05-09T11:20:21.545-07:00</updated><title type='text'>Fatih Balkış</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StHhU5UUJdI/AAAAAAAAASs/mESX0UMgk0U/s1600-h/avci.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 140px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StHhU5UUJdI/AAAAAAAAASs/mESX0UMgk0U/s200/avci.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391337978038855122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatı; Tim Parks’ı, Schlink’i, Jeff Noon’u, Laclavetine’i, Echenoz’u, Bernhard'ı, Kayacan’ı ve Sevim Burak’ı, oyunları; Marlowe’u, Stoppard’ı, Osborne’u, Aksal’ı, sinemayı; Wenders’i, Haneke’yi, müziği; The Cinematic Orchestra’yı, The Smiths’i, New Order’ı, felsefe, sosyoloji ve antropolojiyi; Ortega y Gasset'yi, Schopenhauer'i, Harvey’i, Baumann’ı, Zerzan’ı kitap toplamayı, kentte bir flaneur olarak dolaşmayı, devleri ve cüceleri, İzlanda sagalarını, masalları ve Beyaz Geceler’i severim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-5415507995137482247?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/5415507995137482247/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=5415507995137482247' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5415507995137482247'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/5415507995137482247'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/kelebek-etkisi.html' title='Fatih Balkış'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/StHhU5UUJdI/AAAAAAAAASs/mESX0UMgk0U/s72-c/avci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-9008073013851953719</id><published>2008-11-18T17:57:00.000-08:00</published><updated>2008-11-18T18:00:03.762-08:00</updated><title type='text'>Shakespeare’in Büyük Mekanizması</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSNzAy7WPCI/AAAAAAAAAIM/gImN6GOOWis/s1600-h/288344_2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 138px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSNzAy7WPCI/AAAAAAAAAIM/gImN6GOOWis/s200/288344_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270182446461500450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shakespeare’in tarihi oyunlarından en önemlilerinden biri olan III. Richard’ın barındırdığı kimi özellikler, her zaman bu oyunlarda sıkça karşılaştığımız entrikaların abartılı bir örneğini verir bize. Oyundaki entrikalar o kadar abartılıdır ki, sanki gerçeğin asıl yüzünü göstermek için dozu bu kadar yüksek tutulmuş gibidir. Yaşam gerçeğinin insanın içinden geçtiğini ve bu yükün katlanılır hale gelmesi için eylemin ve bilincin tam olarak eksiksiz bir biçimde “sözler” tarafından ifade edilmesi gerekmektedir. III. Richard, Shakespeare’in en kanlı oyunlarından biridir. Kararlılıkla cinayetlerin işlendiği, Hamlet’te, hatta Macbeth’te çokça bulunan tereddütlerin hemen hiçbiri yoktur bu oyunda. Kararlılık oyunun ilk sahnesinden son sahnesine kadar kesintisizce devam eder. Kral adayı Richard, daha oyunun başında zihnini kaplayan kötülükle karşımıza çıkar. Her türlü insani edimin bu kötülüğün hizmetine verildiğini görürüz. Richard’ın kendi kendine konuşmasında defalarca yinelediği tek gerçek de budur. Shakespeare’in ikilemlerle dolu kahramanları, başıboş gezinen ruhlar ve çoktan deliliğin sınırlarına geçmiş ve yürek delen kahkahalar atan kahramanların yenine, burada bir çeşit inanca dönüşmüş olan bir kötülük vardır. Ve sürekli olarak doyurulmak ister. Buna karşın Richard’ın oyun boyunca karşısına aldığı, aldattığı ve kandırdığı bütün kahramanlar onun gizlice bize fısıldadıklarını bildikleri halde, gerçeği değiştirme gücünü kendilerinde bulamazlar. Lady Anne, Kraliçe Elizabeth, Margaret ve kardeşi Clarence Dükü George. George onun planlarıyla Londra Kulesi’ne kapatıldığında hiçbir şeyden habersizdir. Tedirgin düşlerinden uyanır. Rüyasında bir geminin güvertesinden azgın dalgalara düşmesine Richard neden olur. Oysa katillerine son ana kadar onları gönderenin Richard olamayacağını iddia eder. Ve ne yazık ki bu katiller, toplumsal statü bakımından en tepedeki insanın, kralın en güvendiği adamlardır.&lt;br /&gt;Elinde bir ölüm listesi taşıyan ve sırası gelen herkesi acımasızca katleden bir katil-kral vardır karşımızda, ama şiddetin dozu ne olursa olsun bu seri katil elindeki insancıl gücün farkındadır. Planları için tasarladığı evlilik Lady Anne’den geçmektedir. Kocasını ve babasını o öldürmüştür ve şimdi de kayınpederinin cesedini gömmek için mezarlığa giden Anne’in karşısına dikilmiştir. Richard’ın ilk sözleri “Durun! Tabutu yere koyun!” olur. Şimdi asıl mesele ölünün bile bir kez daha ölmesine neden olacak olan bir düello sahnesidir. Lady Anne bu diyalog boyunca Richard’ı katilliği nedeniyle suçlarken, Richard başlangıçta her şeyi inkar eder. Lady Anne söz düellosunu kazandıkça aslında yavaş yavaş kaybetmektedir. Richard öldürücü darbeyi sona saklamıştır. Bütün cinayetleri işlediğini kabul ettikten sonra sevgi sözcüklerini diline dolar. Hatta mutluluğunun yolunun Lady Anne’in yatağından geçtiğini açıkça söyler. Ahlak kurallarını yerle bir etmeyi sever Shakespeare. Öyle de olur, çünkü şimdi Lady Anne katil saydığı bu adamla değil, müstakbel kocasıyla, bir kralla konuştuğunun bilincindedir.&lt;br /&gt;Önemli Shakespeare araştırmacısı Jan Kott bu oyunu Shakespeare’e özgü “büyük mekanizma”nın önemli bir parçası sayar. Kimin kimi, nerede ve nasıl öldürdüğünün önemi yoktur. Sırası gelen herkes ölecek ve öldürecektir. Edward, Richard tarafından ve sonra Richard, Edward tarafından. Onların çocukları da kendileri için tehdit oluşturan kardeşlerini, kuzenlerini, eşlerini ve daha başka dostlarını öldürmek için hiç düşünmeyeceklerdir. İşte Shakespeare’in büyüklüğü buna dayanır. İnsanlar zaafları olduğu sürece insan olarak kalırlar ve tarihin devamlılığı her zaman insanlığın üzerindedir. Böyle olmak zorundadır çünkü kralların bile güçlerini bir zavallı olarak yitirdikleri bir dünya söz konusudur.&lt;br /&gt;Shakespeare üzerine yeni bir şey söylemek zor. Hamlet için ortaya atılan iddialar Mona Lisa’nın şifreleriyle boy ölçüşebilecek kadar fazla. Ancak Shakespeare’i  okurken ayrımsadığımız ve her defasında bize şaşırtıcı ve büyüleyici gelen şeyler var. Sözcüklerin arasına sızmış gizli niyetlerin, ufak düşüncelerin, belli belirsiz devinimlerin kralları bile yerinden eden güçlere sahip olabildikleri. Tıpkı babasına yaşamın anlamını soran o küçük çocuğun yaşadığı türden bir şaşkınlık yaşıyoruz hep. Önce bir incir ağacında arar çocuk yaşamın anlamını. Ertesi gün bir incirde. Sonra babası o incirin içine bakmasını söyler. Derken elinde yalnızca küçük bir incir çekirdeği kalmıştır çocuğun. İçini açıp baktığında boşluğu görür çocuk. Yaşamın anlamının doğduğu yeri.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-9008073013851953719?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/9008073013851953719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=9008073013851953719' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/9008073013851953719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/9008073013851953719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/shakespearein-byk-mekanizmas.html' title='Shakespeare’in Büyük Mekanizması'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSNzAy7WPCI/AAAAAAAAAIM/gImN6GOOWis/s72-c/288344_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-7643342794074374080</id><published>2008-11-16T10:01:00.000-08:00</published><updated>2008-11-16T10:04:31.687-08:00</updated><title type='text'>Akıl Çölü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSBglNT-BdI/AAAAAAAAAIE/Y-e16NHmcA8/s1600-h/walser.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 126px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSBglNT-BdI/AAAAAAAAAIE/Y-e16NHmcA8/s200/walser.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269317756368324050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı yazarlar sessizliği yeğ tutarlar. Birkaç yapıtın ardından gelen uzun bir sessizlik dönemi başlar. Bazıları yazmamayı yeğlerler.  Yazar bu haliyle bile efsaneleşir. Kimisi ölür; yıllar geçer, bir meraklı, bir edebiyat düşesi o sessizliği bozan dokunuşu yapar. Yapıt ya da yapıtlar peşi sıra ortaya çıkarılır; kimi yerde yaygaralar koparılır, kimisinde yazar “bilinmeyen değerler”den sayılır. Bu her zaman yazarın hak ettiği değerin verildiği anlamına gelmez. Çünkü çoğu zaman o sessizliğin hak edilmesi için yazılmıştır o yapıtlar. Hiç ortaya çıkmamış olmayı dilemek için. Beri yanda, okurların da dilekleri vardır. Gün ışığına çıkarılmış olan değerle –ki bu değerlerin en paylaşılır olanıdır- bütünleşmek ister. Hele ona kendi çabalarıyla biraz olsun yaklaştığında, yazarın ya da yapıtın değeri kendiliğinden artar. Nasıl bir esrikliktir o, nasıl bir göz gözü görmezlik, fırtınalardan bir fırtınanın üzerine binmek ve bordaya doğru savrulmaktır. Sonunda elde avuçta bir kitap kalmıştır. Gecenin tıkırtıları arasında yavaşça devrilen sayfaların sesleri yükselir. İlkin 1972 basımlı Bir Savaşın Tasviri’nin önsözünde Kafka’nın en sevdiği yazarlardan söz edilirken göze çarpan isimler arasındadır. Dostoyevski, Dickens, Tolstoy bir yanda; Amiel, Grillparzer, Kügelgen ve Robert Walser diğer yandadır. Yazıda Walser’in Jakop von Gunten’inden söz edilir. Kafka oldukça masalsı bulduğu bu kitabı defalarca okumuştur. Kendisi de bir masalcı olan Kafka’nın Walser’i sevme nedeni anlam kazanır. Derken peşi sıra Günlükler yayımlanır. Kafka burada da açıkça Jakop’un geçtiği eğitim sürecini irdeler. Sonra Vila-Matas’ın kitabında baş köşeye yerleşmiştir Walser. Ama nedense akıl hastanesi yılları ve deliliği öne çıkarılmıştır. Walter Benjamin kahramanlarının sıradışılığını öne çıkarırken, Canetti o olmasaydı Kafka da olmazdı diyecek kadar ileri gider. Şu bir gerçek ki, Robert Walser modern İsviçre-Alman edebiyatının yaratılmasında önemli bir unsurdur. &lt;br /&gt;Robert Walser 1878’de Bern’de doğdu. Okulla arası pek iyi sayılmazdı, bu yüzden pek çok işe girip çıktı. Aktör olmak istiyor, bir yandan da şiirler yazıyordu. İlk kitabını Rilke ve Hofmannsthal’ın da yayıncısı olan Verlag Yayınevi yayımladı. 1905’te başarılı bir sahne tasarımcısı ve ilüstratör olan kardeşi Karl Walser’in yanına, Berlin’e gitti. Burada kısa sürede sanat çevresine kabul edildi. Gazetelerde kısa öyküleri yayımlandı. 1909’da Jacop von Gunten’i yazdı. Bütün yapıtlarında görülen yalın bakışı bu romanla birlikte kusursuzlaştırdı. 1913’te İsviçre’ye döndüğünde başarısız bir yazar sayılıyordu.  Derken her şeyden uzaklaşıp, sessiz, uzun yürüyüşler yapmaya, edebiyata ise uzun aralıklarla vakit ayırmaya başladı. Bir kış günü yine olağan yürüyüşlerinden biri sırasında kalp krizi geçirerek, 1956’da öldü. Öldüğünde neredeyse hiç tanınmıyordu. Yapıtlarından hiçbiri başka dillere çevrilmemişti. Onun önemi Kafka’nın, Hermann Hesse’in, Benjamin gibi yazarların sayesinde anlaşıldı.&lt;br /&gt;İyiliğin kötülükle, güzelliğin çirkinlikle anlatıldığı ve değerlerin sürekli tersine çevrildiği bir dünya kurulur. Jakop’un kardeşi Johann’ın ya da Hoca Hanım’ın ahlak anlayışları da buna dayanır. Jakop’tan akıllı olmasını isterken, aptal da olmasını beklerler, Kraus’la karşılaştırıldığında fazla kötü, ama gerçekte iyidir Jakop. Benjamenta Enstitüsü değerlerin yıkılmaya başladığı bir çağda ayakta kalmaya çalışmaktadır. Jakop da farkındadır bunun. Dekadan bir çağın sonları ya da yaklaşmakta olan ırkçı geleceğin tüm izleri vardır bu okulda. Yaşam da öyledir. Evinin hoş bahçelerinde, doğanın sunduğu eşsiz ışıkların hiçbirini bulamaz burada Jakop. Dışarısı dediği yer, parası olması koşuluyla anlam kazanan bir dünyadır ve hep iyi görünmenin gerekliliği üzerine kurulmuştur. Bir gün ağabeyi Johann’la bir yemekte olduğundan daha büyük ve saygın bir ifade takınınca masadakilerin ona karşı tutumu değişir, ciddiye alınır. Jakop buna içerler. Her yerde yaşamın görünen yüzünün değil görünmeyen yüzünün aydınlatılması gerektiğini düşünür. Bu düşünme eylemi sonunda Jakop’u çevresinde olan biten her şeye karşı düşünsel bir tavır almaya zorlar. Gözlerini kapamak düşünceleri toplamak, ağızını aralamamak derinlerde düşünüyor olmak demektir. Okul arkadaşları ve öğretmenleri gözlemlerken onları kendi varoluşları içinde görür. Suçlanabilir özellikleri olsa da önünde sonunda onun parçasıdırlar. Onlara yakınlaşır, uzaklaşır birkikte güneşi doğururlar. Ama tam olarak bir paylaşım yoktur aralarında. Jakop von Gunten çağın portesinin ilk eskizleridir. Buchner, Wedekind, Musil’in dünyalarının bir parçasıdır. Bir yandan kentleşme ve para egemen toplumun doğuşu, diğer yandan insan olmanın ve saf olmanın zorluklarıyla uğraşma.&lt;br /&gt;Jakop’un kendi iradesiyle aldığı karar, ailesini soylu geçmişini ve sınıfsal özelliklerini reddeden bir yapıdadır. Düşünde annesine şiddet uygulaması, yaşantısı ve düşüncesinde babasının hiç yeri olmaması yoksaydığı bir geleneğin göstergeleridir. Jakop’un gözünde Bay Benjamenta idealize ettiği her şeyle örtüşür. Otoritesi hem kafa karışıklıklarını hem de gücü simgeler. Jakop onun karşısında uslu bir kedi yavrusuna dönüşür. Oysa en başında, enstitüye geldiği ilk gün bütün güvensizliklerini ortaya dökmüştür. Zaman ilerledikle şu anlaşılır: Benjamenta Jakop’a karşı tutumunu her zaman belirli bir mesafede tutacaktır. Jakop her defasında yakınırken Benjamenta gayet sakince onu idare edecek, arkadaşlarıyla yakınlaşmasını ve sabırlı olmasını isteyecektir. Jakop başlangıçta okulun köhneliğini ve eğitim sistemini sorgular, sonra bunlardan vazgeçip kendisinin de bir iş tutma yolundaki isteğini dile getirir. Jakop’un okuldaki gözlemleri, kardeşiyle olan ikişkisi, Bay Benjamenta ile olan diyalogları ve Hoca Hanım’la yaşadığı düşsel zamanlar. Bütün bu açılımlar, Jakop’un aklını sonu gelmez düşünsel çıkarımlar yapmaya zorlar. Her şeyi düşünmekten de kaçmaya çalışır. Bu edimin sonunda ona koca bir yokluk hediye edeceğinin ayrımındadır. Jakop’un ilişkide olduğu herkes ona aynı kapıya çıkan öğütler verir. Ondaki duyarlık ve kavrayış o kadar güçlüdür ki, karşısındakini her anlamda etki altına alabilir. Jakop düşünür, dinler, suskundur, hırçındır, kulağını kapılara gözlerini anahtar deliklerine dayar ve en sonunda Jakop gülümser. Dünyanın bütün anlamsızlıklarını kavrayan bir gülüştür bu. İçinde bir bilgeliği taşır. Shakespeare’in soytarılarının gülümseyişi gibi. Bay Benjamenta da kendini bir kral olarak gördüğünden bu ikili her şeyden arınmış bir biçimde, kent yaşamından, soyluluktan ve düşünceden kaçmak için çölü seçerler.&lt;br /&gt;Jakop von Gunten kuşkusuz yazıldığı yıl olan 1909’un dekadanlıklarının bütün öğelerini taşıyordur. Hatta bunu yalnızca kendi bilincinde taşıyan bir yeni yetmedir. İnsanlığın yıkımını tek başına üstlenmesi onu diğer benzerlerinden ayırır. Jakop von Gunten, edebiyat dünyası için yepyeni bir ilk örnektir. Ne önünde alabildiğine açılan bir dünyaya doğru yolculuğa çıkma şansı vardır, ne de bulunduğu yerde, yaşamını kendi isteğiyle değiştirebilme gücüne sahiptir. Bir zamanlar, anlam veremedikleri yeni dünyaya sırtını dönen romantik kahramanlardan değildir Jakop. Büyük kentin karmaşasından uzaklaşıp, tatlı bir bohem hayata kendini kaptıran ve burada aşk acısını yere göğe sığdıramayan Werther bir yana, sevgilisini eğlendirmek için kukla gösterileri tasarlayan Wilhelm Meister ya da Werther ile aynı nedenlerle kent yaşamından uzaklaşmış ve buradan sevgilisine duygu dolu mektuplar yazan Saint-Preux, hiç değildir. Onu anlamak için Josef K.’yı, Mersault’u, Stiller’i, Felix Ferrer’i de anlayabilmek gerekir. Robert Walser kendi yaşamından çekip çıkardığı Jakop von Gunten’in ulaştığı noktaya, aklın çölüne çok geçmeden ulaştı ve yaşamını bir akıl hastanesinde sonlandırdı. Kral Lear ve soytarısını deliliğe sürükleyen o çöle sonunda gerçekten ulaşmanın bir yolunu buldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-7643342794074374080?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/7643342794074374080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=7643342794074374080' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7643342794074374080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/7643342794074374080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/akl-l.html' title='Akıl Çölü'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSBglNT-BdI/AAAAAAAAAIE/Y-e16NHmcA8/s72-c/walser.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-8592300647140259960</id><published>2008-11-16T09:54:00.000-08:00</published><updated>2008-11-16T09:56:48.346-08:00</updated><title type='text'>Roman, Okuruna Neler Yapabilir?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSBejZdCbjI/AAAAAAAAAH8/BtiCbgIfqN8/s1600-h/Ymdegf4j9.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 129px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSBejZdCbjI/AAAAAAAAAH8/BtiCbgIfqN8/s200/Ymdegf4j9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269315526244593202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş Avrupa’lı kadın yazarların hoş bir tutumu var. Başlangıçta bilindik bir klişeyi alıp, yazdıkları hikayenin yol göstericisi yapıyorlar; okur olarak “eyvah!” der demez satırların arasına yayılan becerikli zihinleri, aslında sizi bambaşka bir şölene davet ediyor oluyor. Ama öyle dil oyunlarının, metinler arasılığın, bilinç akışının olduğu bir şölen değil bu. İnsanlığın temel değerlerini yeniden sorgulayan, onları modern insanın tutkularıyla yüzleştiren bir eylemi içten içe romanın içine kazıdıklarını ayrımsıyorsunuz. Her şey basitlikte, usulca söz söylemede ve geride atalarından devralınmış katı bir zihnin ürünü olduğunu hissettiğiniz bir düzlemde varoluyor. Söz gelimi Wim Wenders’in eşsiz kent filmi Himmel über Berlin’in meleklerinden biri romanın anlatıcısına dönüşüyor ve acının, tedirginliğin ve mutsuzluğun sarmaladığı insanların peşine düşüyor. Romanın kahramanlarından biri de Dostoyevski’nin Raskolnikov’u gibi 150 yıl sonra bir motorsiklet tutkunu olarak karşımıza çıkıyor.&lt;br /&gt;Bu bir araya gelmeler, dağılıp, parçalanmalar silik hayatların, kendi düzeneğinde yinelenen bir iletişimsizliği, küçük, ama nedensiz kopuşları, yanlış anlamalar zincirlerini giderek güçlendiriyor. Fakat romanın asıl meselesi bunlar değil elbette. Belki bunlardan bahsetmek için yüzlerce sayfa gerekiyor, ama Hollandalı yazar Vonne Van Der Meer bu kısa novellasında yaşamı bir bütün haline getiren şeyi arıyor. İnsanlar, olayları, sesleri, eylemleri ve ilişkileri birleştiren tutkalın peşine düşüyor. Küçük bir çevrede başlayan, ama bir ucu cinayete, bir ucu Afganistan’da yaşanan bir trajediye uzanan bir hikaye bu. &lt;br /&gt;Van Der Meer’in romancı olarak tavrını, her şey olup bittikten sonra bir kez daha düşünmeyi gerektiriyor. Kusursuz bir biçimde yaşamın içine gizlenmiş olan trajedi, insanların bir anlamda o tutkalın varlığını hissedememlerinden kaynaklanıyor. İnsanın yaşama fırlatıp atılmışlığına karşı, yaşama bağlılığı ve bu bağlılıktan uzaklaşması sanırım trajedinin asıl nedeni. Yaşamın biricikliği karşısında, henüz insan bunu anlayamayacak kadar uzak düşmüştür yaşamdan.&lt;br /&gt;Açıkçası romandaki her şey yaşamı o kadar stilize ediyor ki, burada romanda neler olduğunun değil, okura neler olduğunun anlatmak gerekiyor. Tipik bir özdeşleşme, romandaki olaylarla duygu birliğine gitme değil sözünü ettiğim şey. Sorgulatmadan, bütünüyle uyarmadan ve yapayalnız bırakarak usulca dokunuyor okuruna. Okur da eşiyle ya da kız arkadaşıyla uyandığı ve reddedildiği bir sabaha, bir iş görüşmesine, bir muayenehaneye, metroya ve kırlara doğru sürükleniyor. Romanın bu etkisi elbette edebiyat ve okurlar için yeni bir şey değil. Pekçok roman sözü edilen etkiyi okurunda yaratmıştır, ama Omzumdaki Melek’in bütünüyle bambaşka bir tavrı var. &lt;br /&gt;Edebiyatın okuru evindeki rahat koltuğundan kaldırma ve onu eyleme sürükleme gücü hiçbir zaman yeterince kullanılamamıştır. Daha çok zihinsel ve duygusal bir süreci hedefler yapıt. Dönüşüm, içselleştirme gerçekleşecekse okurun ve yapıtın arasında kurulan özel bir yerde gerçekleşmelidir. Açık Yapıt kuramı da buna dayanır. Okur bir ormandadır ve kendi patikasından yürümeyi kendi seçecektir. Her okurun deneyimi kendine özel kılınmış bir hale gelir. Evet, gerçekten de türün başat örnekleri forma müdahale ederek, bir anlamda yapıtı kendi içinde devingenleştirerek bazı sonuçlar elde etmeye çalıştılar. Kahramanın zihnindeki sıçramalar ya da Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da olduğu gibi doğrudan okuru hedef alan denemeler oldu. Seksek’in okuma modellerini ya da Kapanda Üç Kaplandaki karanlık sayfayı düşünelim. Neredeyse romanın sonuna gelindiğinin işaretiydi bunlar. Ama romanın geleceği konusundaki endişeler bir anlamda daha yalın ve bu yalınlaşma sayesinde daha okuruyla dolayımsız ilişkiler kurabilen hikayeleri yarattı.&lt;br /&gt;Vonne Van Der Meer’in Omzumdaki Melek adlı romanı bunun iyi örneklerinden biri. Jean Marie Laclavatine’in, Jean Echenoz’nun, Emanuelle Bernheim’in bu yüzyıl için iddiasız ama insanı derinden etkileyen kısa romanlarıyla birlikte anılması gerekiyor. Meleklerin iç sesimizi taşıyan ve omzumuzdan bizle birikte dünyaya bakan küçük yol göstericelerimiz olduğunu, zaman zaman hatırlamamız gerektiğini gösteren önemli bir kitap, Omzumdaki Melek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-8592300647140259960?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/8592300647140259960/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=8592300647140259960' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/8592300647140259960'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/8592300647140259960'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/roman-okuruna-neler-yapabilir.html' title='Roman, Okuruna Neler Yapabilir?'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SSBejZdCbjI/AAAAAAAAAH8/BtiCbgIfqN8/s72-c/Ymdegf4j9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-1796267819399765235</id><published>2008-11-15T17:55:00.000-08:00</published><updated>2010-05-19T07:00:36.028-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazar Koçluğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaratıcı Yazarlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat Koçluğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat Danışmanlığı'/><title type='text'>Yaratıcı Yazarlık Seminerleri ve Edebiyat Koçluğu</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Roman&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yerçekimi-Aya Kitap-Mayıs 2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İşler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bart Advertising Agency www.bart.com.tr&lt;br /&gt;Metin Yazarı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Düzenlediğim Yazın Atölyeleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stüdyo Oyuncuları, Kurmacanın Tasarımı, Mart-Temmuz 2010 www.studiooyunculari.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkcell Akademi, Yaratıcı Yazarlık, 2008-2009-2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro Z (Eğitmen) 2009 Mart-Nisan-Mayıs-Haziran www.tiyatro-z.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş Sinema Oyuncuları Atölyesi (Çalıştırıcı) 2008 Mart-Nisan-Mayıs&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Editörlük Çalışmalarım&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Destek Yayınları 2009- www.destekyayinlari.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postiga Yayınları 2008-2009 www.postigayayinlari.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aya Kitap 2010-Periferi Dizisi www.ayakitap.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yazı İşlerim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuk Dergisi-Sayfalarda Yolculuk (Türkiye'yi gezmiş ve çeşitli nedenlerde Şark sehayatine çıkmış Andersen, Chateubriand, Nerval, Hamsun gibi yazarların, Corbusier gibi mimarların Toynbee gibi tarihçilerin izlenimlerini değerlendirme yazıları)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Remzi Kitap Gazetesi-Kitap Avcısı (Ülkemizde yayımlanmış, ancak yazınsal değerleri göz ardı edilmiş sahafiye kitaplar üzerine düşünsel yazılar) 12 Sayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radikal Kitap-Edebiyat Eleştirileri (60'tan fazla eleştiri ve tanıtım yazısı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Kitap, Birgün Kitap, Akşam Kitap, Sabah Kitap, Varlık, Gösteri gibi dergilerde eleştiri yazıları ve söyleşiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sporstudyosu.com (Bisiklet ve Snooker, Tenis ve Ragbi üzerine yazılar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Koçluk&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık Gürer-Mine-Aya Kitap&lt;br /&gt;Betül Önlem-Bakar Mısın?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-1796267819399765235?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/1796267819399765235/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=1796267819399765235' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1796267819399765235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/1796267819399765235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/danimarkada-bir-katil-var.html' title='Yaratıcı Yazarlık Seminerleri ve Edebiyat Koçluğu'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5203382960733359011.post-6031088884117021448</id><published>2008-11-15T17:47:00.000-08:00</published><updated>2008-11-15T17:50:58.377-08:00</updated><title type='text'>İtalya’da bir İngiliz</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR98aHgqq1I/AAAAAAAAAHQ/r8TWyNfe6iE/s1600-h/med_sevgili_mimi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 132px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR98aHgqq1I/AAAAAAAAAHQ/r8TWyNfe6iE/s200/med_sevgili_mimi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269066877181274962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tim Parks üst üste yayımladığı romanlarla Avrupa edebiyatında hatırı sayılır bir yer edinmişken, keşif ve çeviri gecikmeleri nedeniyle Parks’ın en önemli iki romanı, Kader ve Europa’yla geçen yıllarda tanışmıştık. Olgunluk ve bütünlük açısından Kader’in ulaştığı nokta gerçekten de roman sanatına ilgi duyan okurları şaşırtacak boyutlardaydı. Yazarın anlatıma yeni katmanlar eklediği, karmakarışık bir bilincin giderek durulaştığı, ama bunun yanında insanın asıl zaafının tıpkı trajedi kahramanları gibi yazgıya boyun eğmek olduğunu kanıtlarcasına acımasızdı, Parks. Oysa anlatıcı sıkı bir politik bilinçle donatılmış, orta yaşını çoktan devirmiş, yaşam standardı yüksek olduğu halde küçük, çaresiz bir yavru köpeğe dönüşüyordu. Kaderin başarısı bir anlamda Tim Parks’ın anlatının derinleştirilmesine, düşüncelerin sarmallar halinde yükselmesine ve asıl dünyaya koşut bir bilincin sürekli başa dönen bir füg gibi yinelemelere takılmasına dayanıyordu ve hiç kuşkusuz Parks, Thomas Bernhard’tan aldığı anlatım tekniğini kullanıyordu. Anlatıcı karısı, kızı ve her şeyin başlangıcı olan oğlunun ölümüyle birlikte açığa çıkan zaaflarıyla roman boyunca okuru da bezdirebilecek bir aşağılanmaya doğru sürükleniyordu. Ne var ki, Bernhard’ın geçmişe, geleneklere ve her türlü bağımlılık ilişkilerine karşı mide bulantısı duyan ve dünyayı seyreden kahramanlarından çok, her anlamda teslim olmuş ve neredeyse bir trajedinin değil komedinin kahramanına dönüşmüş bireylerden söz etmek olasıydı.&lt;br /&gt;Europa’da ise, Jarry Marlow’un bilinci temsil ettiği Avrupa kültürünü o denli açılardan dile getiriyordu ki, bu düşünceler kesintiye uğramadan bir Avrupa panoraması çiziliyordu. Çok ciddi amaçlarla yola çıkmış tur otobüsü ve içindekiler, haklarını savunmak için Avrupa parlamentosuna doğru yol alırken amaçlarını unutup kendi ahlaki zayıflıklarının kurbanı olurlar. Kişisel mutluluk kavramını yakaladığını düşünen pek çoğu saçma sapan işlere kafa yorarak yaşamlarını sürdürür. Marlowe yaşamını, bilincini daha doğrusu kelepçelenmiş varlığını bu tur otobüsünün dışında tutamaz. Yıllar boyunca yaşadığı gerçeklerle inandıkları çatışan biridir Marlowe. Hatta bu tuhaflıkları normalleştirmede tam bir ustadır. Ama bunu yaparken acı çeker. Platon’dan gelen nihai bir düzen anlayışına dayanamaz. O karmaşık bilincinin katlanamadığı şey budur. Karısı gibi, okutmanlar gibi, her şeyin belli bir düzen içinde durması gerektiğini savunanları bir türlü anlayamaz. Buna o görkemli olmaktan uzak, bahçesindeki ülke bayraklarının gelişigüzel dizildiği, kardeşlik kokan mimarisiyle Avrupa Parlamento binası da dahildir. Sonuçta Avrupa, nihai yuvaya, sabit bir işe dönüşür.&lt;br /&gt;Benzer anlatım teknikleriyle yazılmış bu iki romanın yan yana konulduğunda belli bir geleneğin parçası olduklarını, Parks’ın sevdiği yerlerde gezinmekten hoşlanan kaygısız bir flaneurün bakışına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Dilimize yeni kazandırılan Sevgili Mimi ise 1990’da yayımlanmış, ancak yazılışı 1982’de tamamlanmış bir roman.&lt;br /&gt;Morris Duckworth İtalya’da bir İngiliz olarak kısa sürede bu tez canlı insanların yaşamlarına uyum sağlamıştır. Bir iki yıl içinde kusursuz hale gelen İtalyanca’sı, özel dersler verdiği öğrencileri tarafından gördüğü saygı hesaba katılırsa keyfi yerinde bir bohemdir. Ancak tüm bunları gölgeleyen şey, annesine acılar çektirmiş olan ve kendisi için hala bir engel olarak gördüğü İngiltere’deki babasıdır. Baba figürü roman boyunca Morris’in hemen her eyleminin odak noktasındadır. Üniversitedeki başarısızlığı, yaşamda bir halt olamamanın sıkıntısı ve son olarak Massimina’ya duyduğu aşkın umutsuzluğu onu traji komik bir kahraman yapar. Morris Duckworth tıpkı Patricia Highsmith’in Ripley’i gibi yaşamda güç kazanabileceği yeni bir oyun alanı yaratır. Şantaj, adam kaçırma, zekice kurgulanmış cinayetler, hesaplanamayan küçük aksilikler, polisiye soruşturmalar ve bütün bunların odağında bir anlamda takıntılarının ve kusursuzluk arayışının kurbanı olmuş olan Morris Duckworth. Parks’ın bir anlamda polisiye romana dönüşen Sevgili Mimi’si okurların son ana dek heyecanın korunduğu bir okuma sürecini vaadediyor. Sıkı çalışılmış bir kurguyu ve bütün bunlara yön veren ve Kader’de doruğa çıkan bilincin ilk izlerini bu romanda bulmak olası. Serinin ikinci kitabı Mimi’nin Hayaleti de bir an önce çevrilmeli ki, bu eğlenceli ve okurun kendini kolaylıkla kaptırabileceği roman tamamlansın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5203382960733359011-6031088884117021448?l=sivilelestiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/feeds/6031088884117021448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5203382960733359011&amp;postID=6031088884117021448' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6031088884117021448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5203382960733359011/posts/default/6031088884117021448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sivilelestiri.blogspot.com/2008/11/italyada-bir-ingiliz.html' title='İtalya’da bir İngiliz'/><author><name>Fatih Balkış</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15947841471368018755</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR99QBt3y7I/AAAAAAAAAHc/PJaVwCMZ9EM/S220/Photo+10.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YsCfnYsrwcc/SR98aHgqq1I/AAAAAAAAAHQ/r8TWyNfe6iE/s72-c/med_sevgili_mimi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
